İslâmiyet, öyle bazılarının takdim ettiği gibi, öğrenmesi ve uygulanması son derece zor, çetrefilli, esrârengiz bir din değildir. Bilakis, öğrenmesi ve uygulanması son derece kolay, hükümleri güneş kadar zâhir, insana iki cihan saâdeti kazandıran bir dindir. Beş yaşındaki çocuk bile İslâmın temel esaslarını anlayabilir. Adam çok ahmak ise, akıldan noksan ise o başka. Zaten Cenab-ı Hak da akıldan noksan olanları mükellef tutmamıştır. Onun için en büyük nimet akıldır. Her akıl sahibi, aklını kendi iradesiyle iptal etmemişse (içki, uyuşturucu ve sefâhetle), ya da aklını birilerinin cebine koymamışsa İslâm’ın esaslarını rahatça anlar ve kalbi ölmemişse de o esasları kabullenir ve Müslüman olur. Geliniz, en baştan başlayarak güzel dinimize bakalım: Dinimizde zorlama yoktur. Başta Medine’de temeli atılan İslâm devleti olmak üzere, dünyada üç kıtaya hükmeden İslâm devletleri, fethettikleri yerlerdeki gayr-ı Müslimleri İslâmiyet’e girmeleri için zorlamamışlardır. Zira zorlansa, kişiler zorla İslâmiyet’i kabul etmiş görünse ve kalben inanmasa, bunun adına “münafık” denir ki, “münafık kâfirden eşettir.” Yani münafık kâfirden çok daha tehlikelidir. İslamiyet bütünüyle gönül işidir. Cân u gönülden “Lâ ilâhe illâllah Muhammedü’rresûlullah” ve “Eşhedü en lâ ilâhe illlâh ve eşhedüenneMuhammedenabduhu ve Resûlühu” diyen, Mü’min ve Müslüman sıfatını almış olur. Bu, dünyadaki en şerefli, en izzetli, en değerli sıfattır. 

Mü’min demek, Cenab-ı Hakkın, Zâtının, esmâsının, ef’alinin, sıfatlarının ve şuûnatının birliğini, Tekvinî ve Teklifî kanunlarını kabullenen demektir. Mü’min’in elinde iki temel ölçü vardır: Kur’ân ve Hadis… İslâm’ın diğer delilleri olan İcmâ ve Kıyas ise bu iki kaynaktan alınmıştır. Müslümanın mükellefiyetleri bellidir. Son derece sade ve nettir. En başta, namaz ve oruç gelir. Zengin ise zekât verecek ve hacca gidecektir. Bunun haricinde helaller bellidir, haramlar bellidir. Helal dairesi geniştir, her türlü keyfe kâfi gelir. Müslüman bu helal dâiresinin dışına çıkmayacaktır. Haramlardan da kaçınacaktır. Elinde olmadan işlediği günahlardan veya nefsine ve şeytana uyarak işlediği günahlardan ise tevbe edecektir. İşte bu kadar… Onun ötesi devletin işidir. İslâmiyet’te devlet idaresinin varlığı temel inançtır. Farzdır. Cenab-ı Hak devletsiz bir din va’zetmemiştir. Bu bakımdan Hz. Âdemden itibaren Müslümanların illâ ki devletleri olmuştur. Zira Allah’ın hükümlerinin büyük ekseriyeti ancak devlet tarafından uygulanır. Meselâ birisinin yakını katledildi. Câninin cezasını şahıs veya şahıslar veremez. Cezayı, Allah’ın hükümlerine göre devlet verecektir. Hâkeza zekâtı devlet toplayacak ve Allah’ın emrettiği yerlere sarf edecektir. Cihadı devlet ilan edecek, orduyu devlet hazırlayacak, ordunun silahlarını devlet temin edecektir. Halkın can, mal, namus emniyetini devlet temin edecektir. 

Sade bir Müslümanın, hukuk sistemi ile ilgili kafa yorması şart değildir. Devletin bu işleri bilen ulemâyı yetiştirmesi farz-ı kifayedir. Bu işi görecek elemanlar varsa, diğer bütün Müslümanların üzerinden bu farz sâkıt olur. Hududâtınicrâsı, mîrasın taksimi, ticaret hukuku, vs. gibi çetrefilli meselelerle uğraşmak hukukçuların, fâkihlerin işidir. Müslüman, ancak kendi sahası ile ilgili hükümleri öğrenmekle mükelleftir. Meselâ, ticaret yapacaksa, İslâm’ın ticaretle ilgili hükümlerini bilmeye mecburdur. Yoksa ticaret yapamaz. Tüccarın, ziraatçılarla ilgili fıkhî meseleleri bilmesi şart değildir. Şu hadis-i şerif, aslında konumuzu berrak şekilde anlatmaktadır: “EbûHüreyre’den (ra): Bir a’râbî, Peygamber AleyhisselâtüVesselamın yanına geldi ve: ‘YâResûlallah! Bana bir amel söyle ki, onu yaptığım takdirde o amel Cennete girmeme sebep olsun.’ Dedi. Resûlullah (sav): ‘Allahu Teâlâ’ya ibâdet eder ve ona hiçbir şeyi şerik koşmazsın; farz olan namazı kılar, farz olan zekâtı verir ve Ramazan’da oruç tutarsın.’ Buyurdu. O adam: ‘Rûhum yed (-i kudret)inde olan Allah’a yemin ederim ki, bunun üzerine hiçbir şey ilave etmem.’ Dedi. Bu adam dönüp gidince Peygamber Aleyhisselâtü Vesselâm: ‘Cennetlik bir adama bakarak mes’ûd olmak isteyen bu adama baksın.’ Buyurdu.” (Riyâzü’sSâlihîn, 1217 no’lu hadis)