Bahar mevsimi gelip, cemre toprağa düştüğünde, seher yeliyle beraber bütün çekirdeklerin çiçeğe dönüştüğü, bütün canlıların çalışmak için koşuştuğu gibi bu milletin ve topyekûn dünya insanının bağrına da İslâm’ın cemresi düştüğünden yönünü kıbleye doğru döndürmüş durumdadır.
İlâhî bir hava esiyor. “Bâd-ı saba” Ruh-u Muhammedi’ye gül kokulu salât-ü selâmlar götürüyor.
Bu dünya gemisinde olup da, “Ben kıbleye doğru gitmem” deyip diretenler, hatta sırt dönenler de aynı istikamete doğru gidiyor.
“Hocam, yüreklere korku salındığı, Batılının İslâm aleyhinde Haçlı Seferleri ilan ettiği bir dönemde bunu söylemenin ne anlamı var?” demeyin ve Selim İleri’yi dinleyin:
“Annem, hiç Müslümanlıkla alâkası olmamasına rağmen benim küçük İsa tasvirlerimin kafalarını koparmıştı” diyor.
Selim İleri, küçük yaşta Almanya’da iken, Hz. İsa’nın resimlerini yapıyormuş ve Müslümanlıkla hiç alakası olmayan annesi bu resimleri yırtıyormuş. Bizim bir kısım insanımız gâvuru görünce Müslümanlık damarı tutar.
Almanya’ya konferans için gittiğimde, konferanstan sonra benimle görüşmek isteyen çok önemli bir Türk gazetecisini kabul etmem kulağıma fısıldandı.
Ben, “Çağırın gelsin ve görüşelim” dedim.
Kapıdan girerken çok sevimli bir gülücükle, “Hoca, neredeyse beni Müslüman edecektin” dedi.
Ben, “Hayır seni Müslüman etmem” deyince, ayakta durdu ve “Neden?” diye sordu.
“Çünkü sen Müslümansın” dedim.
Yanımda yer verdikten sonra uzunca konuştuk. Ona dedim ki, “Eğer sen şu sağ tarafımda oturan değerli insanla akşamdan sabaha kadar dini konularda konuşsan, sen gâvur olmak için kendini zorlarsın.
Eğer sen, Alman gazetecilerle sabaha kadar din konusunu konuşsan sapına kadar Müslümanlığı savunursun, hatta geceden sonra sinirlenip radikal dinci bile olursun” dediğimde, “Vallahi şu gerçeği bu arkadaşlara ben yirmi yılda anlatamadım. Alman gazetecilerle bizim konuşmalarımız din konusuna döndüğünde senin dediğin gibi olurum” demişti.
07.06.2001 tarihli Aktüel dergisinde eski sosyalistlerimizin Allah’a inanmaya başladıklarını yazıp isimlerini de vermişti. Bunun sebebini Hilmi Yavuz Bey:
“19. yüzyılın başlarından itibaren iman edilen bilim, insanın en temel sorularına cevap vermekte sınırları olduğunu 50’lerden itibaren itiraf etmeye başladı. Kuantum fiziği ile ortaya çıkan gelişmeler, bilimin pozitif dendiği alandaki sınırlarını ortaya koydu. İnsanların nereden geliyorum, nereye gideceğim, hayatın anlamı ne, ölüm nedir gibi var oluşa özgü soruları ortaya çıktı” diyor ve “böylece bir yaradan olduğu inancı da...” diyor ve yazı devam ediyor.
Otuz sene önce köyünüzde veya mahallenizde namaz kıldırabilecek bir iki kişi varken şimdi cemaatin arasında on-on beş tane İmam-Hatip mezunu olduğu gibi hükümet tabibi veya hâkim veya avukat veya ziraat mühendisi de imamın olmadığı yerde namaz kıldırabiliyor.
1985 yılında Arthur Miller’le, Heralt Pinter, Uluslararası Pen Kulübü’nün verdiği bir görevle, Türkiye’ye gelirler ve 12 Eylül’ün yazarlar üzerindeki etkisini araştırmak isterler.
O toplantıya 20-25 kadar yazar katılır. Arthur Miller bu toplantıyı daha sonra kitabında anlatırken, “12 Eylül işkencelerinin taptaze izi bulunduğunu zannettiğim biri şöyle.......tepki gösterdi” diyor. O yazarın Haldun Taner olduğunu Refik Erduran söylüyor ve o konuşmanın aslını veriyor. (Bak: Doğudan Batıdan 2/87,99 İst. Beld. Kültr. D.Yayınları)
Son zamanlarda sahte peygamberlerin, sahte şeyhlerin, sahte mehdilerin türemesi de yükselen değerin İslâm olduğunu gösteriyor.
Kalpazanlar, değerli olan paranın sahtesini piyasaya sürerler.
Bir zamanların solcu Ecevit’ine sosyalistler suflörlük yaparken, şimdilerde tertemiz, namazlı niyazlı bir ailenin çocuğu olan Hüsamettin Özkan bey suflörlük yaptığından, Ahmet Taner Kışlalı’nın cenazesinde, eski solcular, Ecevit’e, “Başbuğ Ecevit” diye bağırdılar.
Düne kadar kulağını sosyalist yazarlara çeviren Sayın Deniz Baykal, Bu gün Şeyh Edebali’lerin, Hacıbektaş-ı Veli’lerin, Yunus’ların yolunu izleyeceğini halka deklere etti.
İnsanlık gemisinin yönü kıbleye döndü de biz niye hissetmiyoruz denebilir.
Eğer hissedilirse sarsılırız, başımız döner, kargaşa olur.
Biz, hiçbir insanın teninin sarsılmasını istemediğimiz gibi, gönül telinin bile titremesini istemeyiz.
Not: bu makale, 01.01.2002 tarihinde, “Yılbaşı Müjdesi” başlığı altında, Milli Gazete’de yayınlanmıştı.