eçen hafta İran Kültür Müsteşarlığı aracılığı ile İrana yapmış olduğumuz seyahatin sonucunda bizlerde uyanan bazı izlenimleri yazımızda paylaşmıştık. Bazılarının damarlarına bastığımız için olsa gerek ki geri dönüşlerden ne kadar doğru yolda olduğumuzu daha iyi anladık. Biz vicdanımızın sesine kulak vererek bu doğrultuda düşüncelerimizi kaleme almaya devam edeceğiz.

Her şeyden önce İran üzerinde neden bu kadar durmuş olduğumuzun altını çizmekte fayda var. Bu bağlamda İrandaki yönetim sistemi, özgürlükler, insan hakları gibi tartışmaları dışarıda bırakarak ülkenin uluslararası duruşu açısından böyle bir yazı ihtiyacı olduğunu belirtmek bence önemli. Yani İran günümüz küresel sisteminde bize neyi ifade ediyor

Hemen söylemek lazım ki bugün küresel sistemin patronları ekonominin evrenselleştiğini söyledikleri günden bu yana tüm uluslararası aktörlerin de sisteme entegre olmaları gerektiğinin kaçınılmaz olduğunu iddia etmişlerdi. Hatta kendi çıkarları için bu kadar önemli olan bu entegre olma sürecini "This is TINA" (TINA: There Is No Alternative) olarak tanımlamışlardı. Yani bu yeni sistemin alternatifi asla tartışılamazdı ve ya herkes bu düzene uyacaktı ya da uymak zorunda bırakılacaktı.

Bu şekilde alternatifi düşünülemeyen sisteme uymayanlar ise sistemi sabote eden devletler olarak o günden bu yana hep ağır baskılar altına alınarak bir şekilde küreselleşmeyi kabule zorlandılar. İşte küreselleşmeye uymayan devletlerden biri de şüphesiz İrandı. İranda devrim sonrasında kurulan yeni rejim, küreselleşmeye uymayarak küresel sermayeyi yerel sistemin kurallarına uymak zorunda bıraktı.

İran çevre ülke olmasına rağmen bu büyük küresel sermayenin zincirini bir şekilde kırmayı başarmıştır. Bu yüzden İran uluslararası sermaye sahiplerinin sürekli dönüştürmeye çalıştığı bir ülkedir. İşte tam da bu sebeple İran geleneksel küçük sermayenin küreselleşmeye karşı isyanıdır, haykırışıdır. Yani İran kısaca bizim için İslam coğrafyasında kapitalist adaletsizliğe karşı duran en başarılı örnek olduğu için önemlidir. Çünkü teslim olmamanın bir bedeli vardır ve İran bugün teslim olmamanın bedelini ekonomik kriz ve içeride artan huzursuzluklarla yaşıyor.

Tüm bu sebeplerle İrana sistemin haydut ya da korsan devleti olarak uzun zamandır ağır ambargolar ve ekonomik yaptırımlar uygulanıyor. Hatta ilaç malzemelerine bile uygulanan ambargolar, insani konulardan hiç ödün vermeyen Batı için hiç de insani görünmüyor. Buradaki temel amacın ise İranın ekonomik yaptırımlara karşı temel direği olan orta sınıfı ve küçük sermaye sahiplerini çökertmek olduğu ve böylece ülkenin beklenen adımları atması olduğu söylenebilir.

Böyle bir uluslararası konumda bulunan İranın Türkiye ile ilişkilerine baktığımız zaman ise, bugün tam bir güvensizlik havasının ilişkilere hâkim olduğunu söylemek yanlış olmaz. İki ülke arası ilişkilere bölgesel kontekst ve temel parametreler açısından bakıldığında, tarihsel kültürel unsurlar ve ekonomik ilişkiler tarih boyunca hep bizi birbirimize mahkûm olmaya zorlamıştır. Ancak dünyada son dönemde ortaya çıkan kimi gelişmeler, özellikle de Ortadoğuda meydana gelen çözülmeler iki ülkeyi yavaş yavaş birbirinden koparmaya başlamıştır.

Her ne kadar Arap Baharı denen sürecin başında Ankara ve Tahran arasında en azından söylem açısından bir fark yokken, olayların Suriyeye sıçraması hem iki ülke arasında hem de tüm bölgede geleneksel siyaseti yerle bir etmiştir. Suriye Krizi özelindeki çıkar çatışmaları ve güvenlik algılarındaki farklılaşmalar iki ülke arası ilişkilerde yeni bir güven bunalımı ortaya çıkarmışken; her iki ülkenin de uzun vadedeki bölgesel iddiaları ve farklı vizyonları bölgenin geleceği ile ilgili başta iki ülke insanları olmak üzere tüm bölgeyi telaşlandırmaktadır.

Türkiye ve İran arası son dönem ilişkileri genel anlamda bu şekilde problematize edilebilecekken, geçen hafta da bahsettiğimiz üzere iki ülke insanının da asla istemeyeceği gereksiz sürtüşmeler karşısında hiç mi diyalog şansı olamaz diye insanın ister istemez sorası geliyor. Bizce coğrafi, tarihi, kültürel açıdan bu kadar köklü ilişkilere sahip olan iki ülkenin ilişkilerini yönetmek bu kadar basit olmamalı ve yönetimler vicdanlarının seslerini dinleyerek ilişkilerin daha fazla gerilmesine izin vermemelidirler.