Bize sürekli yanlış bir soru soruluyor. Ahlaki bir derinliği varmış gibi sunulan ama insanı baştan mahkûm eden bir soru: “Tek bir seçim hakkın olsaydı, hangisini ya da neyi kurtarırdın?” Oysa asıl cevap, bu soruyu reddetmekle başlar. Çünkü bu soru, insanı parçalanmış bir dünyaya razı etmeye çalışır. Ahlakı, felaket anında yapılan tercihlere indirger. Oysa insanın asıl ahlaki tavrı, böyle bir dünyanın kendisini reddetmesidir. Birlikte var olamayanların dünyasında yaşamayı kabul etmemek; ahlakın, siyasetin ve varoluşun kesiştiği en çıplak noktadır.

Bugün bize dayatılan düzen de aynı mantıkla işler. Kapitalist, emperyalist ve neo-liberal dizge; insanı, içinde hareket edebileceği dar bir oyun alanına hapseder. Kuralları önceden belirlenmiştir. Başarı, yukarı tırmanmakla ölçülür; anlam, rekabetle; haysiyet, performansla ikame edilir. Bu düzende insana önerilen şey, ilkelere sadakat değil; koşullara uyumdur. Oysa şahsiyet, tam da bu uyum çağrısına direnme noktasında inşa edilir. Hüviyet, dayatılan rollerin dışında kalabilme cesaretidir. Haysiyet ise bedeli ne olursa olsun insan kalma ısrarıdır.

Salt maddî güce yaslanan bir varoluş tasavvuru, yalnızca toprağı korur; ruhu değil. Motor yaparak, silah üreterek, teknolojiyi kutsayarak bir milletin var olabileceğini sanmak; manevî vatanın yokluğunu fark edemeyen bir körlüktür. Manevî vatan yıkıldığında, geriye yalnızca ucûbeler kalır: Gücü hakikatin yerine koyan, görüntüyü gerçeğin yerine ikâme eden, insanı ölçülebilir bir nesneye indirgeyen zihniyetler… Bunlar ne ilerlemenin ne de medeniyetin ürünüdür; bilakis, anlam kaybının kristalleşmiş hâlleridir.

Ucûbe, yalnızca biçimsel bir sapma değildir. Mekân ve zaman sahnesinde varlığının nedeni insan idrakine kapalı olan her oluşum, aynı zamanda bir uyarıdır. Hakikatin kapıda beklediğini zannedenler, her zil çaldığında eşiğe koşar; fakat kapıyı açtıklarında bir şey göremeyince hayal kırıklığına uğrarlar. Oysa hakikat bazen gerçekten zile basar; ama her kapı açıldığında iz bırakmadan kaçar. Çünkü hakikat, kendisini mülkiyet altına alanlara değil; emanet bilinciyle yaklaşanlara görünür.

Gerçekliğin hangi tarafının kapı olduğu, biraz da itibarlarımızla ilgilidir. Hangi sese kulak kesiliyorsak, hakikati o sesin uzantısı sanırız. Oysa idrak ağımızın yakaladığı balıklar, deryanın bütün imkânlarını temsil etmez. Bu nedenle istidlâlî akıl kadar tahayyül de gereklidir. Her şey, hakikatini ancak Hak ile irtibatı içinde tahsil eder. Varlık, kendisini sürekli bir kaynaktan emanet olarak alır. Bu ontolojik emanet hem varoluşun hem sorumluluğun temelidir.

Emanete sadık bir hayat sürmek, insanın hem imanını hem emniyetini temin eder. Sadakat, yalnızca doğruluk değil; dostluk hâlidir. Sadık insan, emanete sahip olduğunu değil; emanetle birlikte yaşadığını bilir. Bu bilinç, mülkiyet yerine muhabbeti ilke edinir. Varlıkla kurulan bu sohbet, insanı Hak dışında her şeye karşı kayıtsız kılar. Bu kayıtsızlık bir boş vermişlik değil; sürekli bir huzur hâlidir.

Ancak bugün yalnızca geleceğimize değil, geçmişimize de tasallut ediliyor. Güç, yalnızca bugünü değil; geçmişi de yeniden yazma yetkisini kendinde görüyor. Güçlü olmayanların, geçmişte de bulunma hakları yokmuş gibi davranılıyor. Hafızası elinden alınmış bir toplum, yönünü kaybetmiş bir gemiye benzer. Ne nereden geldiğini bilir ne de nereye gittiğini.

Cehaletin ufkunda avlanan bilimler olduğu gibi, zulmün enderûnunda insan haklarını tartışan ahlaklar da vardır. Yalanı doğrunun, gücü iyinin, görüntüyü hakikatin yerine koyan bu anlayış; utanma duygusunu çoktan yitirmiştir. İnsanlığı ölçen, sınıflandıran ve dışlayan bu zihniyet, aslında insanlığın kendisine karşı işlenmiş bir suçtur.

Bir düşünür, dünyanın nasıl sona ereceğini soranlara, bunun bir alkış tufanı eşliğinde olacağını söyler. Yangın vardır; ama uyarı bir şaka sanılır. Alkış arttıkça felaket yaklaşır. Çünkü her şeyin eğlenceden ibaret olduğunu sanan bir toplum, ciddiyet duygusunu yitirmiştir. Oysa biz neden burada olduğumuzu bilmiyor olabiliriz; fakat eğlenmek için olmadığımız kesindir. İnsan, hayvanlar gibi yaşamak için değil; bilgi ve erdem peşinde koşmak için buradadır.

Hayat bir davettir; ömür ise bu davete verilmiş bir cevaptır. Duaya benzeyen bir hayat, anlamı ertelemez. İnsan olmayı, insan kalmayı ve insan gibi ölmeyi nihai tercih olarak benimser. Yenilmemek, her zaman kazanmak değildir; bazen yalnızca teslim olmamaktır. Ve bazı zamanlar vardır ki, insanın bütün varlığıyla söylediği tek cümle yeterlidir: Yenilmeyeceğiz. Hoşça bakın zatınıza…