Batı düşünce geleneğinde izlendiği şeklinde bir insan ve zihin sorunu, İslâm, dolayısıyla Türk düşüncesinde ağırlıklı bir sorun olma boyutunda kavranıldığı söylenemez. Eğer insan ve zihin sorununu Batı düşünce bağlamında Türk düşüncesine aktarmak isterseniz, kaçınılmaz olarak düşünce geleneği sürecinin yönünü yeniden kurgulamak durumuyla karşı karşıya kalırsınız. Görünen ama makul bir açıklaması olmayan da budur. Basitçe bir gözlem bunu anlaşılır kılmaya yardımcı olur. gerçekte, Batı düşüncesinin kavradığı ölçüde bizim düşünce geleneğimiz İnsanı değişken mahiyetteki bir takım olgulara bağlayarak açıklamaya ve konumlandırmaya eğilim göstermemiştir. Sözgelimi "homofaber" (yapıcı insan), "homo sapiens" (bilgili insan) ya da "homo occonomoicus" (ekonomik insan) kavramları insanı temellendirmede ve kavramada ölçü olma değeri ifade etmez.
Oysa Batı düşüncesinin aslî kaynağı durumunda olan Yunan kültüründe özellikli olarak insanı temellendirme uğraşı yakıcı bir sorun bağlamında kavranılıyordu. Euripides in, Sophokles in ve Aiskylos un eserlerinde, hatta daha gerilerde Hesiodos ve Homeros un myth ve destanlarında insan ve zihin, tanrı, evren, doğa ve farklı insan olgularınca açıklanmaya çalışılmış görünür. Yine de insan ve zihin sorunu ilişkili görüldüğü olgular ile bir tür çatışma yaşamak durumuyla karşı karşıya kalırlar. Bir bakıma insan ve zihin yaratılmış bir varlık ve olgu olarak kavranmanın ötesinde düşünülür. Dolayısıyla insan ve zihnin dayandırılacağı değişmez bir sabite bulunamaz. İnsan ve zihin, en fazla görünen ve değişmeye kendiliğinden açık bir olguya bağlanmak istenir. İşte bu başlı başına bir sorun üreten kaynak olma anlamına gelir. "Yapıcı insan", "bilgili insan" ve "ekonomik insan" vb. nitelendirmeler biraz da bu sorunun yansımaları sayılmalıdır.
Benzer şekilde, zihin ve onun türev ve ürünleri de sözkonusu anlayışın bir sonucu olarak "ilkel" kavramı kapsamında "barbar", "vahşi" ya da "geri" nitelendirmelerini, bir anlamda değişkenini kullanmayı bir zorunluluk olarak benimsemiştir. Bu değişkenler, son çözümlemede zihnin mahiyetini sakatlamaktan geri kalmazlar. İlkel zihin (primitiv mind)in ürünü ancak ilkel kültür (primitiv cultur) olmak durumundadır. İngiliz kültür antropoloğu ve dinler tarihçisi Taylor un ısrarla tartıştığı kavram ve konunun ilkel kültür, dolayısıyla ilkel zihin olması boşuna değildir. Gerçi Taylor ilkel zihin ve uygar zihin ayrımını benimser gözükmez ama ortaya konulan ürünlerin, mesela kültürün, böyle bir nitelikten bütünüyle arındırılmış bulunduğunu da zımnen kabul etmez gibidir. Nitekim inanç ve din alanında İlkel den uygarlaşmışlığa doğru bir gelişimi doğal bir olgu olarak tanımlamaktan geri kalmaz.
Dikkatli bir irdeleme bizi "ilkelliği" olgu olarak alanlayan ve uygarlaştırılmasının zorunluluğuna adeta mahkum eden bir anlayışa ulaştırır. Ama ilkellik yine de bir durum olarak ortada kalır. Bu ise insanın değişken olana sıkı sıkıya bağlanması anlamını içerir. Yani yaratılmış bir varlık olarak kavranılamadığının güçlüğünü kendi içinde taşır. Oysa yaratılmış olmak kendiliğinden ve başlı başına bir değer olma haysiyetini içkindir.