Pandeminin ilk başladığı günlerden itibaren bilir bilmez herkes konuşmaya başladı. Her zaman olduğu gibi popülarite kaygısı ile konuşanlar en önde bulundular. TV ekranlarının, sosyal medyanın meşhurları konuştukça konuştu, yazdıkça yazdı. Daha çok beğenilme, daha çok gündemde kalabilme, daha çok alkışlanma, daha çok görülme ve daha çok paylaşılma her zaman olduğu gibi gerçeklerin önüne geçti. Kapanmaları herkes destekledi. Kapanma konusuna karşı çıkmayı adeta cinayete tam teşebbüs gibi ilan ettiler. Sokağa çıkanı hapse atmak gerekiyor gibi, okulları açmayı düşünenleri vatana ihanetle suçluyor gibi konuştular. Onlara göre işletmeler kapalı kalmalıydı, millet evlerinden çıkmamalı, devlet de herkese bakmalıydı.

Çok az ve sesi kısık bir kitle de yine sağduyulu bir şekilde, “pandemi diye bir şey yoktur” demeden bazı çağrılarda bulundu. Her zaman olduğu gibi onların sesini duyuran olmadığı için duyan da pek olmadı. Kapanmaların maliyetinin olacağını, hem sağlık hem de ekonomi yönüyle ağır bedelleri olabileceğini anlatmaya çalıştılar. Ana akım medyada çok az yer buldular, sosyal medyadan seslerini duyurmaya çalıştılar ama dertlerini anlatamadılar. Bizim toprakların kaderidir bu, gerçeği hep geç anlar, zamanında bahsedenlere kızar sonra da kızdığımız kişilere methiyeler düzeriz. “Adam haklıymış, ne de doğru söylemiş” şeklinde cümleler uzar gider ama hep treni kaçırırız. Zamanında binmek pek nasip olmamıştır.

Aslında bu kader değil tercihtir. Bize ulaşan ilk emir “oku” olduğu halde biz dinlemeyi ve izlemeyi tercih ederiz. Oku emri aynı zamanda araştır demektir, öğren demektir, düşün demektir, kıyasla, akıl yürüt demektir. İnsan okumasa da bilgi sahibi olmaya devam eder ama bu sefer başkalarını takip ederek, izleyerek, dinleyerek devam eder. Hâl böyle olunca da ekranların popüler yüzleri ne anlatırsa onları takip edenler de öyle düşünür hale gelir. İşte bugün geldiğimiz nokta.

Bugün sokaklarda, düz yolda yürümeyi beceremeyen çocuklar görüyoruz. Dışarı çıkmayı unutmuş, evden çıkmak istemeyen, bilgisayar, tablet ve telefonların başından kalkamayan gençler bizim evlatlarımız. Okula zorla giden çocuklar, bağışıklık sistemi düşmüş, fiziki olarak en az on kat gerilemiş, hareketleri kısıtlanmış, biraz koşturunca hemen yorulan çocuklar bizim çocuklarımız. Sosyal yönü körelmiş, iletişimi zayıflamış, etrafa şaşkın gözlerle bakan çocuklarımız şimdi her yerde. Mesele sadece çocuklarımız mı? Elbette hayır.

Akraba, eş dost ziyaretlerimiz durma noktasına gelmiş. “Misafirlik” kelimesi böyle giderse literatürden kalkması an meselesi. Ekonomik hareketlilik yavaşlamış, bazı sektörler can çekişir hale gelmiş. Bu sorun zincirleme olarak diğer sektörleri de etkilemiş durumda. Hatta bazı sektörlerde sistem kilitlenmiş durumda. Mesela okul servisleri bunlardan biri, kafeler, restoranlar hâlâ kendine gelebilmiş değil. Pandeminin bol kapanmalı günlerinde oluşan alışkanlıklar hayatı olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. Bir işin önünü arkasını düşünmeden konuşan meşhurlarımıza sorarsanız onlar hâlâ haklıdır ve hâlâ yorumlarına devam ediyorlar. Piyasa bilmez, halden anlamaz, yokluk, yoksulluk nedir hayatında görmemiş insanlar açısında elbette kapanıverelim ne olacak ki!

Kapanma zamanlarında beni en çok rahatsız eden iki resim hiç aklımdan çıkmıyor. Birincisi, geniş bahçeli büyük evlerden elinde kahvesi ile “hayat eve sığar” pozları verenler. İkincisi de, ellerinde çuvaldan çakma eski püskü el arabaları ile çöplerden maskesiz, mesafesiz, hijyensiz bir şekilde akşam eve götüreceği ekmeği arayan vatandaşlarımız. Birinci resmin çok konuşanları ikinci resmin garibanlarını hiç anlamadı, hiç de anlayacağa benzemiyor.