1940’lı yıllarda Allah demenin yasak olduğu dönemde, Kur’an, tefsir ve hadis derslerine ara vermeyen hocayı yakalarlar ve hapse atarlar.

Duruşma günü geldiğinde, hâkim bey, “Tahliye olunca derslere devam etmeyeceksin” deyince.

Hoca efendi: “Devam edeceğim hâkim bey”.

Hâkim bey: “Cezaevine gönderirim.”

Hoca efendi: “Ceza evinde daha rahat ders yapıyoruz. Yakalanma endişesi de yok. Ya ilim, ya ölüm hâkim bey.”

Hoca efendi tahliye olduktan sonra şehrin tarihi bir camisine girer ve caminin minberinin içinde yıllarca kalır.

Onun camide olduğunu, yalnız cami imamı ile derse gelen öğrenciler bilirler.

Öğrenciler öğle namazı için içeri girerler. Cemaat çıktıktan sonra kapılar cami imamı tarafından dışardan kapanır.

Hoca efendi de minberin içinden çıkar ve ikindi namazına kadar dersini vermeye devam eder. İkindi vakti imam camiyi açar, cemaat gelir ikindi namazı kılınır, öğrenciler ve cemaat çıkar ve hoca efendi camide yıllarca kalmaya devam eder.

Günümüz kahramanlarından biri de kendini mücahit sanır. Yürüyüşü, duruşu, her türlü tavırlarıyla kahraman olduğunu sanır ama bu sanısını dışa yansıtmayacak kadar akıllı, tedbirli, kurnaz olduğu kanaatindedir.

Din dersinde öğrenciler, “Hocam, Allah üç diyenler var, hiç diyenler var, bir diyenler var. Biz de şaştık kaldık. Siz ne dersiniz?” sorusunun tuzak soru olduğu kanaatindedir.

Yakayı ele vermemek gerekir düşüncesiyle kırk beş dakika konuşur ama somut bir şey söylemez.

O gizli mücahittir. Çok önemli günler için kendisini hazırlamaktadır.

Öyle basit olaylarla harcanmaması gerekir.

Tayin evrakında “din dersi öğretmeni” yazısının dışında kendisini ele veren hiçbir sözü ve eylemi olmamıştır, çok şükür sevincini yaşamaktadır.

Bir tarafta “Kudüs Müslümanlarındır, İsrail işgalcidir. Defolup gitmelidir” manşetini atan gazetelerimiz vardır.

Öbür tarafta gazetenin bulmacasını hazırlayan bey efendi, yukardan aşağı sütunlardan birine “Mescid-i Aksa” harflerini yerleştirir. Gazetenin müdüründen, “Efendim kritik günlerden geçiyoruz. Lütfen, “Mescid-i Aksa” harfleri yerine sanatçılarımızdan birinin ismini yerleştirir misiniz” emir kokulu ricası gelir.

İmam-hatip müdürü, şehrin müftüsüne gider ve, “Efendim, İstanbul vaizlerinden filanı konferansa davet ettik.

Cumartesi günü akşamı konferans verecek.

Cuma günü vaaz verdikten sonra cemaate duyurmanızı istirham ediyoruz” der.

Müftü efendi, “Efendim, bu ilan için Ankara’dan izin almak lazım.”

Müdür: “Hemen telefon ediniz.”

Müftü, “Yazılı izin lazım. Yarına da yetişmez” diye cevap verirken o şehre sekiz kilometre ilerdeki şehrin müftüsü de şehrin her tarafını basılı ilanlarla donatır.

Köylere araba gönderir, Cuma günü imamlar aracılığıyla cemaate duyurur ve şehirden konferansa gelecek olanlar için otobüs kaldırır.

Bu iki müftü de aynı kanunlara bağlı olarak hareket ederler.

Her şeyde Ankara’dan izin alan müftü, yerinde sayarken aktif olan müftü daha önemli şehirlerde hizmetine devam eder.

“Sınıfımdaki başörtülü öğrencileri yüreğim yanarak sınıftan dışarı çıkardım” diyen prof, yüreğinde yanma olduğu için rektörüne yaranamaz, sınıftan dışarı çıkardığı için öğrencilerine de yaranamaz.

“Ben profesörüm. Öğrendiğim ilmi öğretmek için para alıyorum.

Ben burada jandarma veya polis değilim.

İlim öğrenmek için gelen her öğrenciye dersimi yaparım” diyen profesör, hem öğrencileri tarafından sevilir hem de rektör tarafından gizli bir saygınlık kazanır.

Rektör, profesörünü görünce elinde olmadan ceketini ilikleme ihtiyacı duyar.

Şehvete, şöhrete, servete düşkün olmayan, imanı sağlam, ilmi dirayeti, medeni cesareti yerinde olan herkes, iki dünyada da izzetini korur ve halka hizmet ederken Hakk’ın rızasını kazanır, Hakk’a hizmet ederken halkın rızasını kazanır.