İbn Haldun (1332-1404), çok yönlülüğü ve insan-toplum
sorunlarına yaklaşım tarzıyla, yani yöntemiyle, İslam düşüncesinde özgün bir
yere sahip bir düşünür ve bilgindir. Böyleyken hakkı teslim edilmiş midir Onun
tarih yaklaşımını ve yöntemini izlediği söylenen Naima’nın bile “Medrese”
tarafından pek istekli karşılanmadığı hesaba katılırsa, İbn Haldun’un anlamlı
bir sükut ile karşılandığı düşünülebilir. “Mukaddime”sinin XIX. yüzyılın son
yıllarında çevrilmesi önemli bir göstergedir. Bunda, herhalde, Ahmet Cevdet
Paşa’nın kayırıcı rolü olmuş olmalıdır.
Batı’da, en azından XX. yüzyılda gördüğü ilgi kıyas kabul
etmeyecek derecede açıktır. Açık olan bir başka husus da, Batı’daki çalışmalar
olmasaydı, kuvvetle muhtemel, İbn Haldun’un Türk düşüncesinde gündeme bile
gelemeyeceği gibi adından da söz edilmesi mümkün olmayabilirdi. Yine de yeteri
ilgiyi gördüğü, üzerinde çok yönlü araştırmalar yapıldığı söylenebilir mi
Hayır, demek doğru olmaz ama yeterli de denilemez. Boş övünme, bazen anlaşılmaz
örnek vermeler yeterliliğin göstergesi zaten olamaz.
Deney ve gözlem temelli tahlili yöntem ile tarih olgusunu
açıklamaya yönelmesi, onu çok sonraları bağımsızlık kazanacak birtakım
bilimlerin habercisi konumuna getirmiştir. Sosyoloji, İktisat, Sosyal
Psikoloji, Siyaset Bilimi, Halk Bilimi hemen akla gelebilir.
İbn Haldun’un “asabiyye”, “ümran” gibi kavramları düşünce ve
bilim dünyasına kazandırması bile başlı başına önem taşır. Aynı şekilde insan
doğasından hareketle siyaset olgusunu temellendirip açıklaması, özgünlüğünün
bir başka yönüdür. Göçebe ve yerleşik hayat tarzından hareketle siyaset ve
iktidar olgularını ele alışı, beşeri ya da kültür bilimlerinin bir kısmını
doğrudan ilgilendirip bağımsızlıkları gereğine ilham vermiş olmalıdır.
Ona göre, toprağa yerleşme ve orada “ümran” aşamasına erişip
yeni bir uygarlık kurma, insanlar üzerinde göçebe toplumlardakinin karşıtı olan
etkiler doğurur. Siyasal topluluğun, yani “devletin” oluşumundan sonra ya da
aynı zamanda “yerleşik” toplumlar ortaya çıkar. Bu halde, siyasal teşkilatın
varlığı, bireyin, dıştan gelecek saldırıları karşılamak için kendi güç ve
yeteneğine güvenip dayanmak kurtarır. Üstelik merkezi bir örgüt olması
dolayısıyla, bireye, insana ve topluma güvenlik sağlar. Üstelik bireylerin
savaşçılık kabiliyetlerini geliştirmek, tekdüze üretim faaliyetinde bulunmak
gibi davranmalarını ortadan kaldırır. Yerleşik toplumun doğası gereği işbölümü
ve dayanışma şeklinde tanımlanan ilişkiler söz konusudur. Bireyler daha farklı
ve çeşitli faaliyetlere, sanat, ticaret, kültür kapsamındaki uğraşlara
yönelirler. Bütün bu farklılaşmayı, değişmeyi “Mukaddime”de (c. 1) ayrıntılı
bir şekilde betimler. Yerleşik halde, göçebelikte olan, birçok özelliği,
öncelikle cesaret ve mücadele kabiliyetlerini yitirirler. Ama, özellikle
işbölümünün gelişmesine bağlı olarak insanlar bin bir çeşit ihtiyaçları
olduğunu keşfederler. Buna ek olarak ihtiyaçlarını daha incelikli, usturuplu,
daha maharetli ve albenili yollardan karşılamaya yönelirler. Sonuçta, zevk ve
rahata düşkünlük, bencillik, hatta yozlaşma (ahlaki anlamda da), değiştirilmez
alınyazısı gibi, hayat tasavvuruna ram olurlar. Sinik, miskin, duyarsız, kendi
çıkarının ötesini hesap edememe, onur, adalet, hak duygularına yabancılaşmaya
varan bir ürkeklik, korkaklık, olmazsa olmaz hayatın mahiyeti biçimine dönüşür.
Kuşkusuz, beş-altı yüzyıl öncesindeki hayat tasavvuru,
toplum ve siyasal yapılar, faaliyetler, düşünce ve bilimin yöntem ve kavramları
bugünküleriyle beraber örtüştürülemezler. Ancak insanın değişmez özünü doğru
kavradığınız takdirde düşünce, bilgi ve öngörü bakımından, önce ve sonra olmak
sadece bir sıralama anlamı taşır.
Sanıyorum “göçebelik” ve “yerleşiklik” deyimlerini,
kategorik ayrımlar şeklinde değil, zaman, mekan, imkan ve şartlar ölçeğinde ele
almakta bir sakınca olmayabilir. Elli-altmış yıllık toplumsal gelişme sürecine
bakıldığında, toplumdaki hayat tarzları, inanç ve değerler, siyaset ve iktidar
mücadeleleri, belki daha gerçekçi bir açıdan saptanabilir ve açıklanabilir.
Elbette, değişme, dönüşme ve farklılaşmaların sonuçları itibariyle mutlak
doğru, hak oldukları anlamına gelmezler.