Günümüzde “Kolaylık gösterme, yumuşak davranma, hoş görme, bağışlama” gibi anlamlarda kullanılan müsamaha kavramı, Batı tesiriyle sosyal ve siyasî bağlamda tolerans kelimesiyle karşılanmaktadır. Ancak Türkçe ’de hoşgörü kelimesiyle ifade ettiğimiz içtenliği ve gönüllülüğü, “tahammül etme” anlamındaki Latince tolerare fiilinden gelen tolerans ile karşılamak zorlama bir açıklama olmaktadır.

Ancak bugün bazı çevreler tarafından iyice öne çıkarılan hoşgörü ise anlamının dışında çok farklı bir mânaya evrilmekte ve hiç de hoş olmayan negatif bir anlam yüklenmektedir. Hoşgörü söylemiyle “açıkgözlülüğün, fırsatçılığın, kötü niyetin arkasındaki karanlık işlerin aklanması ve onlara meşruiyet kazandırılması” gibi bir niyete aleniyet kazandırılarak, “hoşgörü”nün temelindeki vicdan olgusunu tahrip etmektedir.

Elbette böylesine “art niyetli insanlar”ın vicdanları var mıdır demeye de hakkımız vardır. Çünkü insanlar “imkânlar”la sınanmaktadır. Aç bir insan hırsızlık yapsa bile onun bu fiilinde bir haklılık payı vardır, çünkü açlık yüzünden çalan kişiye ceza vermeniz mümkün değildir. Ancak bazı insanlar, gruplar, cemiyetler “hoşgörü” maskesi altında elde ettikleri maddî hatta mânevî imkânları diğer insanlara karşı silâha dönüştürmektedirler.

Kuşkusuz “Silâh icat oldu mertlik bozuldu” kabilinden “Dün işler iyi idi de bugün kötü” kurgusuna yaslanmak istemiyorum. Dünkü insan, bugün de aynı insan; ancak bugünün insanının elde ettiği fırsatlar farklılık kazanmıştır. Bu yüzden günümüz insanının imtihanı imkânlarla alâkalıdır. Birtakım maddî ve mânevî imkânları yakalayan insan, nefsiyle iradesi arasında kaldığında gerçek yüzünü göstermektedir. Dağ başında dervişlik yapmakla, büyük şehirde dervişlik yapmak arasındaki fark gibi…

“Yükümlülükleri hafifletme, hayatı kolaylaştırma, farklı düşünce ve inançta olan kişilerin ve toplulukların farklılıklarını rahatlıkla ifade edip yaşamalarına imkân sağlama anlamında kullanılan müsamaha terimi İslâmî literatürün anahtar terimlerinden biridir.

Âyet ve hadislerde insanların statülerine göre farklı müsamaha biçimlerinden söz edilir. İslâmiyet, dinî yükümlülüklerde kolaylık ilkesini benimsemiştir. Bu bağlamda Allah insanlar için zorluğu değil kolaylığı murat eder (Bakara 2 / 185). Hz. Muhammed insanlığa rahmet olarak gönderilmiştir (Enbiya 21 / 107).

Allah insanları ancak güçlerinin yettiği kadarıyla yükümlü kılar (Bakara 2 / 286). Hastalığı ve herhangi bir özrü olanlar, sıkıntı çekmeyecekleri şekilde sorumlu tutulurlar (Nûr 24 / 61). İnsanların günah işleme niyet ve kararları olmaksızın, unutarak yaptıkları fiillerin bağışlanacağına dair âyetler (Bakara 2 / 225, 286) müsamahanın bir neticesi olan kolaylaştırma yaklaşımlarıdır.

İnsanlar, kendi aralarında da kolaylaştırıcı bir tutum içinde olmaya özendirilmiştir. Allah’ın affının genişliği insanların da müsamahalı olması için bir teşviktir (Nahl 16 / 62). Müsamahalı insanlar Allah’ın rahmetiyle müjdelenmiştir (Buhârî, “Büyû”, 16). Hz. Peygamber, “Müsamaha et ki müsamaha göresin” (Müsned, I, 248) anlamındaki hadisiyle, müsamahanın insan ilişkilerinde ilke olarak alınmasını öğütlemektedir.

İslâmiyet, başlangıcından itibaren farklı inanç ve kültürden olanlara karşı müsamahalı olmayı temel ilke olarak kabul ederken bunun süreklilik kazanmasını da sağlamıştır. Ancak bazı dönemlerde müslüman kisvesi altındaki insanların hal ve hareketlerinde ciddi sapmaların olduğuna şahit oluyoruz.

Hz. Peygamber’in görevinin, ilâhî buyrukları insanlara tebliğ edip uyarmak olduğunu, vicdanlar üzerinde baskı kurmak gibi bir görevinin bulunmadığını belirten âyetlerle (Âl-i İmrân 3 / 20; Şûrâ 42 / 48); özellikle “Dinde zorlam yoktur” (Bakara 2 / 256) âyeti din ve vicdan özgürlüğünün ilâhî bir kanun olduğunu ortaya koyup bunu evrensel bir hukuk ve ahlâk ilkesi haline getirmiştir.

“Eğer rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederlerdi. Durum bu iken iman etsinler diye sen insanlar üzerinde baskı mı kuracaksın ” (Yûnus 10 / 99) ve “Her birinize bir din yolu ve yöntem verdik. Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı” (Mâide 5 / 48) anlamındaki âyetler, insanların farklı inançlarda olmasını ontolojik bir gerçek olarak bildirmektedir.

Bugünlerde “kutlu doğum” kutlamaları bağlamında Hz. Peygamber “örnek insan” olarak anlatılırken, onun demediğini dedirtmek, yapmadığını yaptırtmak, gitmediği yoldan gittiğini söylemek ilimle de, ahlâkla da bağdaşmaz. “Kaş yapayım derken göz çıkarmak” iyi niyetle bağdaşacak bir husus değildir. “O, böyle demek istiyordu” diyerek insanların nefislerini öne çıkartarak istismara kalkışması “hoşgörülecek” bir husus değildir.

Yüzü suyu hürmetine dünyalar yaratılan ve rabbinin sevgilisi olan güzeller güzeli o kutlu insanın yolunu izlemek varken, “izliyormuş gibi” yapmak, “yalancı gözyaşları” akıtmak mümin olduğunu söyleyen Müslümana yakışmıyor.