Yaşadığımız topraklarda hırsızlık ana meslek dallarından değildir. Ekstra bir iş kolu, yan mesleklerden biri olarak kendini gösterir. Hırsız milleti hayatını sadece çalmaktan kazanmaz. Çoğu zaman türlü çeşit işlerle iştigal eder ve bu işlerle uğraşırken bir yandan çalar. Müteahhitse diktiği binaların inşaat malzemesinden, idareciyse idare etmekle iktifa etmeyip yönetmeye kalktığı insanların ekmeğinden, işverense çalıştırdığı işçilerin emeğinden, hukukçuysa davasını çözmeye çalıştığı insanların haklarından, muhafazakârsa yahut dindar geçiniyorsa milletin dinsel inanışından çalar… Elinin erişebildiği variyeti bir anda çalıp yok etme derdi gütmez; yavaş yavaş, sindire sindire, alternatif bir iş alanında iştigal edercesine inanç ve sabırla hırsızlığını icra eder.

Çalmaktan geri durduğunda, tövbe edip bir daha yapmamak değil anlık olarak ‘hadi bunu da bırakayım, bu seferlik çalmayayım’ diye kendince bir inisiyatif kullandığında yok olacağına hükmeder. Bu sebepten hayatın her aşamasında itina ile sömürmüş, hiç olmadı sözel ve inançsal alanda boy göstermeyi başarmıştır. Ancak doğrudan hırsız tanımı kimsenin üstüne oturtulmaz. Profesyonel bir hırsıza asla hırsız sıfatı yakıştırılamaz. Bir nevi münafık kisvesi gibidir ki hiçbir münafık için isim belirtilmemiş, tanım koyulmamıştır.

Herhalde en çok çalınan malzeme insanların inancı, güveni, saygı ve sevgisi, samimiyetidir. Hırsız, siyasetçi kifayetinde kendini göstermişse (ki onlarda doğrudan hırsızlığı görmek mümkün olsa da isnadına yeltenmek pek mümkün olmaz) insanların iyiye yönelik tüm duygularını kendi menfaatine tahvil etmek derdindedir. İlle de bir seçimde oy çalması, seçmen listesinde adı olmayan ölüleri oy kullanmış gibi göstererek fazladan iki sandık daha getirip seçim kazanması, rakibini sindirip iktidarı gasp etmesi gerekmez. Pekâlâ kendi seçmeninin saygısı, sevgisi, muhabbeti, güveni ve elbette dinsel inancı çalmak için yeterlidir. Çalmadan duramaz, zira var oluşu buna bağlıdır. Dolayısıyla ‘evet çaldı ama o bizim kalbimizi çaldı’ gibi hezeyanlara rastlamak işten değildir. Ne denli hıyanet zümresinden görülse de iktidara sahip olduğunda aynı şekilde hüküm sürdüğü toprakların variyetine göz diker. Toprağın kifayet etmediği yerde insanların mallarına çökmekten, vergiden, ihaleden, ücretten kırpıp küçük büyük demeden araklamaktan geri durmaz. Bir an azımsayıp, görmezden gelip duraklayıverse insaf ettiği zannedilir ki o insaf hırsız için yok edicidir.

Hırsız, müteahhit kifayetinde kendini göstermişse onun yaptırdığı binalara güvenilmiş, kişinin kendi canı bir yana aile efradının, sevdiklerinin hayatı dahi bir sözel bir taahhüde emanet edilmiştir. Bir deprem anında insanlar duydukları güvenle birlikte müteahhidin yaptırdığı binanın altında kalır. Depremin can almayacağını, betonun ve betonla yapılan binaların kurbanı olunduğunu akledebilen insanlar; barınaklarını iklime, bitki örtüsüne, yeryüzü şekline göre yörenin doğasına uygun malzemeden yaptırmayı düşünmezler. Bu dahi müteahhit ve mimarlar için hırsızlık alanıdır; insanların akıl erdiremeyişini, düşüncesizliğini, gamsızlığını, standartlardan şaşmayan algısını istismar etmekten çekinmezler. Hem hırsızlık doğaya uygun değildir; insan doğası kaldırabilir ama tabiat kendisinden çalanı affetmez. Yani bir müteahhit için mesele sadece malzemeden çalmak değildir; çalıştığı malzemeye duyulan güvenden yaptığı binanın sağlamlığına, insan hayatının ucuzluğundan kapatıp beton döktüğü zemine kadar her şey sömürü vesilesidir.

Hırsızlık bilindik birkaç alanla sınırlandırılamaz. Sanatçısı iç piyasada duyulmamış bir besteyi araklamakla; akademisyeni bilinmeyen birilerinden intihal yapmakla; yönetmeni vizyonda pek yer bulamamış yahut unutulmuş bir filmi, senaryoyu remake etmekle; fırıncı ekmeğin gramajından düşürmekle; havayolu şirketleri ismin tam uyuşmamasını bahane edip bilet iptal etmekle; atölyeler imitasyon ürün üretmekle; çiftçiler organik yetişebilen bir bitkiye bin türlü kimyasal dercedip inorganik hale getirmekle yahut genetik değiştirmekle; öğretmen sınırlı sayıda ve sürede dersi geçiştirmekle kaimdir. Sözün kimden duyulduğunun, düşüncenin nereden edinildiğinin, kanaatin nasıl oluştuğunun da bir önemi yoktur. Bir başkasına aktarırken kendi düşüncesini ifade eder gibi konuşmak vakayı adiyedendir. Böylece fazla kazanılmış olur. Denebilir ki insanımız hayatını ısıtmak, mumunu yakabilmek için cehennemden ateş; dünyasını güzelleştirmek için cennetten çiçek çalmaktan çekinmez.