Bazen sizi takip eder.

Israrla arar bulur.

Ya da ete kemiğe bürünüp de hikâye, bir sandalye çekip oturur yanınıza. Pür mesut çehresi ile gerçekten her yan boş masa olmasına karşın yanımdaki sandalyeyi çekip oturuyor. Yorgancıdan, harerciden sipariş eder gibi, arzuhalciden sanki hikâyesini yazmasını istiyor. Sohbet nasıl başlıyor anlamıyoruz bile, birbirimizi tanımıyor olmamızın üzerinde hiç durmuyor.

Ardından kızı da geliyor masama.

Kızı altmışında, esas kahramanı hikâyenin; sekseninde nur çehreli ihtiyar bile diyemeyeceğim, huzur abidesi o minik gövdesi, sanki Uyvar Kal’ası’nı fetihten yeni dönmüş gibi mutlu. Adeta ahududu reçelini yeni ocağa koymuş gibi ya da kızılcık şerbetini güneşe sermiş gibi annelik damlıyor her bir yanından. Hoşbeş memleket mevzuuna kayıyor, nereli oluğumu merak edip ben sormadan kendisi için; “İstanbulluyum, Eyüp Sultanlıyım diyor, Balkan göçmeni olduğunun alnında yazdığını anımsatınca, evet bildiniz diyor, ama dedemin dedesi kundakta gelmiş, İstanbullu sayılırım artık.” Kızı, çayını ve tostunu bitirip bir kuruyemiş paketi açar gibi ilaç poşetini çıkarıp, avuçla hapı ardı ardına içiyor.

Anne kızına merhametle bakıp, büyük hastalıkların toplandığı melek simalı, dev gövdeli, oldukça kilolu evladının ameliyatlarını sayıyor. Dahası 25’inde dul kalıp da tek evladı ile hayatın dalgalarına karşın teknesinin nasıl parçalanmadığını anlatıyor. Aslan gibi iri yapılı damadının kalp krizi ile genç yaşta kara topraklara girip de, bu iki sevdalı gencin kavuşmasının ahirete kaldığını aktarıyor.

Neden evlenmedin diyorum kızına, “Hiç öyle şey olur mu bebeğim var, şimdi 35’inde, onu üvey baba ile nasıl büyütürdüm.”

Mutlu anne, “Bu bir şey mi” diyor, “Asıl sınav küçük kızımda, o da eşini kaybetti ama çocuğu ile ateşlerde. Otuzluk çocuk, 200 kilo evden çıkamamakta, çalışamamakta, şimdi de tutturdu, yalnız yaşıycam diye, iki küçüğü alıp evi ona bırakıp çıktı kızım ama zavallı yavrum yasta, nasıl yaşayacak o çocuk, o kilolarla.”

Çocuğun mu var, derdin var demekte, sık sık. Kendisi de eşini kaybetmiştir ama anneyi hiç üzmeyen iki kızı ile nasıl mutlu bir hayatı kozalamıştır. Ama şimdiki zamanın çocukları, diye inler gibi konuşmakta, hayata tutunduğumuz o zayıf sarmaşık dalının son filizini de kırmaya uğraşmaktalar. İlgisi bizim masayla sınırlı değil, yan masada gözü sargı bezi ile kapatılmış genç kızın da acısını evladı gibi içselleştiriyor, ona nasıl yardımcı olabilirim telaşına düşüyor; “Yavrum sen nazar olmuşsun, annen sana Kalem Suresi’ni okusun”, sonra oturduğu yerde ezbere o uzun sureyi okuyup, tanımadığı kıza şifa olsun diye dua ediyor. Üç dul kadının yalnızlığı değil kesinlikle, hikâyenin ana fikri. Şimdiki zamanın yaramaz çocuklarının aileyi nasıl üzdükleri üzerinde hassaten durup; “Ah be benim güzel torunum, anneciğine neden bu ıstırabı çektirmektesin, benim güzel bebeğim kızım, hiç hak etmemekte bu acıları” dese de, o da değildi. Acele ile eve dönerken, hikâyenin ana fikri, kendisini çoktan ele vermişti; yoksa iki melek miydi masama gelip oturan. Fakat gerçek olan şu ki, iyilerin güzel yürekleri dünyanın karanlığını ağartmakta, yeryüzünü ipekten kanatları ile ayakta tutmakta idiler.