Herkesi suçluyordu, “Kimse üzerine düşen görevi yapmıyor, çalışmıyor, hiçbir şey yapmadan birçok şey yapmış gibi gösteriyorlar. Üniversitelerde ilim irfan bitti, kimse ilim adına bir şey üretmiyor, hocalar oturup derslerine bile çalışmıyorlar, işleri güçleri dedikodu yapmak, herkes birbirini suçluyor, birbirinin kuyusunu kazıyor. Bu memlekette eğitim bitmiş, akademik hayat bitmiş! Tarabya’da komşum olan Amerikalılara bakıyorum, ne güzel insanlar, çalışıyorlar, birbirlerine karşı ne kadar saygılılar” diyor ve devam ederek, “Ben burada ilim adına bulunuyorum, ilim adamı yetiştiriyorum, yetiştirmek istiyorum. Herkes baştan savma iş yapıyor. Baştan savma işler bana göre değil. Yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yalan yanlış bir şeyler yaptırıp unvanlar veriyorlar. Ben öyle biri olmadım ve olmak da istemiyorum!” diyordu.

Bir devlet üniversitesinde temel bilimlerden birinin hocası olan profesörden bahsediyorum. Bu profesör çevresine karşı aşırı derecede duyarlı olduğu için sinek uçsa haberdar olmak istiyor. Alanındaki bilgi gücünü baskıya devşirdiği için çevresindeki üç beş kişiyi de fena halde sindirmiş... Kısa bir dönem bölüm başkanı olmuştu da, bu dönemde korku imparatorluğu bile kurmuştu. Akademik bağımsızlığı olanlar dahi ondan korkuyordu.

Evet, kendi konusunu iyi biliyordu, çevresinde bulunanlar onun bu yönünü teslim ediyordu. Hatta birkaç hocaya “akademik unvan” alması konusunda da destek olmuştu. Bölüm başkanı olduğu için kendisinden beklentiler ve de korku yüzünden hocanın bir dediği iki edilmiyordu. Fakat ortada bir sorun vardı, kimse bunun adını koyamıyordu. Gel zaman git zaman “iyi arkadaşı” da olan rektörle ters düştü.

Rektörden devşirilen güç gidince her şey birden bire tersine döndü. Hoca okula, öğrencilerine, arkadaşlarına küstü; okula gelmemeye, üzerindeki sorumlulukları yapmamaya, derslerini önemsememeye başladı. Aslî görevini fena halde askıya almıştı, artık onun için devlet okulu bankamatikleşmişti. Özel bir üniversiteye de derse gidiyordu, fakat oradaki görevini hiç aksatmıyordu.

Yılların profesörü, “on yıl”da sadece bir kişinin “doktor” unvanını almasına vesile olmuştu. O da ne badirelerden sonra… İkinci öğrencinin de doktorasını süresi içinde tamamlatamadığı için okuldan atılmasına sebep oldu. Tezin bitmemesi, kendisinden kaynaklandığı halde öğrencisine zerre kadar sahip çıkmadı.

Devlet, okulun en başarılı öğrencilerini “yetiştir” diye hocaya teslim edecek, hoca hâlâ “Bu memleket adam olmaz” diyecek! Oysa bu memleketin üniversiteleri böyle hocalardan meydana geliyor, hoca görevini lâyıkıyla yaparsa elbette memleket adam olur. Hoca üzerine düşeni yapmazsa üniversitelerde elbette adam yetişmez. Çünkü ortada “hoca” yok!

Hoca haftada dört saat derse girecek, bunun iki saati de doktora dersi öğrencileriyle -doktora öğrencisi değil- meşguliyet olacak… Devlet versin maaşı, hoca o maaşı hak etmek için bir şey yapmasın, sonra da kalkıp devleti suçlasın! Bu ne biçim akademik vicdansa!

Bu haliyle hoca en büyük suç unsurudur. Bir şey söylemek için önce hocanın üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerekir. “Bu devlet bana bu maaşı niçin veriyor ” deyip bir nefis muhasebesi yapması gerekir ki vicdanı el verirse o zaman söz söyleme hakkı olabilsin. Devlet hocadan ilim adamı yetiştirmesini istiyor, hocanın görevi “öğrenci” yetiştirmektir.

Herkes bozuksa bile “ilim adamı” düzgün olacak, çünkü ilim en büyük rütbedir, bu rütbeye lâyık olmak için çalışacak, hem de çok çalışacak. Herkes kötüyse hoca iyi olacak. Hoca bu zamana kadar “ilim adamı” yetiştirmediyse önce hocanın hesap vermesi gerekir. Bu haliyle hocanın kimseye hesap sormaya hakkı yoktur.

Hocaya, üniversiteye giriş sınavında dereceye girmiş öğrenciler gelecek, onlar bu kadar başarılı olup bu okulu ve akademik hayatı seçtikleri halde, hoca onları çalıştırıp onlara kılavuzluk yapmayacak; bu utanç hocaya yeter de artar bile...

Öğrenci hocayı sıkıştırıyor: “Hocam! Sorularıma cevap ver, bana bir şeyler öğret, benim soru içerikli attığım elektronik postalarıma cevap ver” diye! Hoca aylarca ne öğrencilerinin sorularına cevap vermeyecek, ne yaptıklarını takip etmeyecek, ne de bu zamana kadar ne yaptınız demeyecek! Görüşmek için saatlerce kapısında bekletecek.

Bunlar da yetmiyormuş gibi, öğrencilere görünmeden okulun arka kapısından kaçmanın yollarını arayacak; bu durumda böyle bir kişiye nasıl “hoca” denir ki Bu haliyle hocanın başkalarından şikâyet etmeye hakkı olabilir mi

Oysa hoca, aynı zamanda ilim adına öğrenciye “babalık” yapan kişidir. Baba yol gösterir, ufuk açar, çalışırken bana ihtiyacı olur diye iletişim vasıtalarını hep açık tutar, çünkü özellikle akademik anlamda öğrenci hocasının ilim mirasçısıdır.

Hoca, öğrencisinde kusur arayan değil, kusurlarını gidermemeye çalışan “örnek insan”dır. Hoca, öğrencisini kapısında bekletmez. Hoca, öğrencisiyle aracılar vasıtasıyla değil bizzat görüşür. Hocanın kulağının antenleri öğrenciye dönük olmak zorundadır.

Sözünü ettiğim hoca, okuttuğu derse ne kadar hâkimse, iş yapma konusunda da bir o kadar tembel biri… Tembelliği de bilgisi kadar müseccel... Fakat bu konuda kendisine toz kondurmuyor. Herkes kötü, kendisi iyi; hiç kimse bir şey bilmiyor, her şeyi kendisi biliyor. Aslında ortada paranoyak bir durum var da, kimse bunu dillendiremiyor ve adını koyamıyor.

Son yıllarda devlet, özellikle akademik anlamda üzerine düşeni yapma konusunda oldukça istekli, fakat yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi üniversitelerde müthiş bir rehavet var, vurdumduymazlık var. Hocalar derebeyi gibi… Bilimsel anlamda yarış diye bir şey yok. Fakat herkesin derdi başkasının derdini dövüyor.

“Hoca”nın, yukarıda anlattıklarından da anlaşılacağı gibi herkes topu taca atıyor. “Bozuk” diye şikâyet ettiği çarkın içinde kendisinin de bir parça olduğunu görmezden geliyor. Vücut çalımıyla sorumluluklardan sıyrılmaya çalışıyor. Böylece hoca, tembelliğini “özel”den “genel”e havale ediliyor. Oysa kişinin önce kendi vicdanına karşı hesap vermesi gerekir, tabii şayet vicdanı varsa!

Ülkenin en başarılıları arasında yer alan öğrenciler, hocayı tercih ettikleri halde, hoca onlara ilim adına bir şey vermiyorsa, öğrencide kusur arayacağına, kusuru önce hocanın kendisinde araması gerekir. Hesaba çekilmeden kendini hesaba çekmesi daha insanî bir haldir çünkü...