“Kur’ân-ı Kerim’de başka hiçbir sure nazil olmasaydı, şu pek kısa olan Asr Suresi bile, insanların dünya ve âhiret saadetlerini temine yeterdi. Bu sure, Kur’ân-ı Kerîm’in bütün ilimlerini içine alır.” (İmam-ı Şafi)

Asr Suresi’ni belki çok kez okuduk bugüne kadar. Namazlarımızda, toplantılarımızda, sohbetlerimizde... İki kişi bir araya geliyorsak ortaya atılan son sözün bu ahit olmasına özen gösterdik; sanki yeminimize daha fazla kişiyi şahit etmek ister gibi. Dedik ki: “Ya Rabbi ben sana iman ediyorum ve edeceğim. Bu yetmez, ben sürekli salih amel işleyeceğim. Bu da yetmez, ben nemelazımcı olmayacağım!”

Evet, biz bütün ilimleri içine alan bu hikmet dolu sureyi her okuduğumuzda ve buna iman ettiğimizde, “Hakkı ve sabrı tavsiye” derken, aslında, “Bana ne ” kelimesini lügatimizden çıkaracağımızın da sözünü vermiş oluyorduk. Vermeliydik de. Çünkü Müslümanların damarlarına sinsice zerk edilmiş belki de en büyük virüstü “Bana ne” hastalığı. Kişinin imanını zayıflatan, amelini eriten, kardeşliği ve dostluğu bitiren, ümmet bilincini yok eden en büyük salgındı nemelazımcılık!

Bu yüzden İslam dini tebliğ, mücadele, şefkat ve yardımlaşma üzerine kurulmuştu. Bu yüzden bu dinin ilk filizleri “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturu üzere hareket etmişti. Bu yüzden Hz. Ömer (R.A.) geceleri devriye gezerek insanların sıkıntısına çare bulup, açlığını gidermişti. İman etmeyeceğini bildiği halde Rasulullah (S.A.V.) Efendimiz bu yüzden Ebu Cehil’in kapısına defalarca kez gidip onu Hakk’a davet etmişti...

Bir gün âlim bir zat, kendisine gelip ahir zamanın en büyük hastalığının ne olacağını soran bir gence, “Nemelazım evladım” dediğinde, “Bana ne” dediğini zanneden genç büyük tepki göstermiş. “Sen nasıl âlimsin, sen de böyle dersen biz ne yapalım ” gibi sözlerle kızmaya başlamış. Sonra âlim, “Nemelazım dedim ya evladım. Ahir zamanın en büyük hastalığı nemelazımcılık olacaktır.” diyerek kastının ne olduğunu belirtmiş.

Gerçekten de öyle değil mi Zamanımızın en büyük hastalığı bizim tabirimizle “suya sabuna dokunmamak” değil mi Bizim evimizde her gün yemek pişiyor nasılsa, komşumuz aç yatıp aç uyanmış dert mi Biz en soğuk kış günlerinde bile üşüme nedir bilmiyoruz ya, şehrimizde, mahallemizde çocuklar soğuktan donarak ölüyor, sıkıntı mı Bizim çocuğumuz dizimizin dibinde olduktan sonra, dışarıda çocuklar bonzaiye kurban gidiyor, ne yapalım canım Ağızları dolu küfür, elleri ve kalpleri dolu kin, bize ne Ben namazımı kılıyorum, Kur’anımı okuyorum, başım da kapalı; benim karşı komşumun dinden haberi yok, elimden ne gelir Ülkede kaos, kargaşa almış başını gidiyor, kimse kardeşlik nedir bilmiyor, yönetenler soyuyor, milli ve manevi değerlerimiz emperyalistlerce yok ediliyor, ahlâk ve maneviyat günden güne kayboluyor, toprak kayıyor altımızdan ama öyle ya biz mi yapıyoruz bunları Biz mi istiyoruz böyle olmasını

Bilmiyoruz ki biz “Bana ne” dedikçe, biz etliye sütlüye karışmadıkça bu ateş bizi de içine alacak. Bilmiyoruz, bilsek de idrak edemiyoruz ki, bir gün biz de aç olabilir, soğukta kalabiliriz. Bir gün dizimizin dibindeki çocuğumuz da o sokaklara gidecek ve burun kıvırdığımız diğer çocuklarla beraber oynayacak.

Bilmesek de öngöremez miyiz, “Küfreden benim çocuğum mu sanki ” diyerek müdahale etmediğimiz gençle oynayan yavrumuzun küfür etmeyi ondan öğreneceğini. Bonzaiden ölen oğlunun cenazesinde “Benim evime asla girmez demeyin” diyerek feryat eden babayı duymadı mı kulaklarımız En yakınımızdaki mutaassıp ailelerin çocukları cafelerden, discolardan geri durmayıp, üstelik bunun boy boy fotoğraflarını marifetmiş gibi ortalığa dökerken de mi korkmadık hiç Lut kavminin helakına sebep olan eşcinselliğin bir İslam ülkesi olan memleketimizde yaygınlaşması da mı ürkütmüyor bizi İki eşcinsel evlenirken hiçbir tepki ortaya koymayan, en iyi ihtimalle yüzlerimizde birer kızgınlık ifadesiyle izlerken, bir sabah vakti Lut kavminin sonunun bizi de sıcak yataklarımızda yakalayıvereceğinden de mi korkmadık Aynı eylemi biz de yaptığımız için değil, desteklediğimiz için değil; sadece uyarmadığımız için, kızmadığımız, engellemeye çalışmadığımız için, bunların önüne geçebilecek yasal düzenlemeleri yapması gereken meclise gönderdiğimiz vekilleri liyakati esas alarak seçmediğimiz için, Asr Suresi’ni hiçe saydığımız için... Bizi de yakar mı o ateş bir gün Yoksa biz de mi “Her koyun kendi bacağından asılır” diyenlerdeniz ..

Halife Harun Reşîd zamanında Asr Suresi’ni hayatına tatbik eden Behlül Dânâ’yı, doğru yolu göstermek için insanlara söylediği sözlerden rahatsız olanlar, gidip halifeye şikâyet etmiş ve şöyle söylemişler: “Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var Herkese müdahale edip durmasın. Bizi kendi hâlimize bıraksın. Her koyun kendi bacağından asılır.”

Bunun üzerine Harun Reşîd, Behlül Dânâ’yı çağırtıp halkın şikâyetinden bahsetmiş ve müdahale etmemesini emretmiş. Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk etmiş. Birkaç koyun alıp kesmiş ve bacaklarından şehir meydanına asmış. Behlül Dânâ’nın bu hareketini görenler, yaptıklarına bir anlam verememiş ve “Delidir ne yapsa yeridir ” diyerek alay etmişler.

Zamanla asılan hayvanlar kokmaya, bundan da bütün insanlar zarar görmeye başlamış. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler tekrar Hârûn Reşîd’e gidip, durumu anlatarak yine şikâyet etmişler. Halife, Behlül Dânâ’yı çağırıp durumu sormuş. Behlül Dânâ kendinden emin bir vaziyette: “Ben onların söylediğinin aksi bir şey yapmadım. Gidip bakabilirsiniz, her koyunu kendi bacağından astım. Hiçbir koyunu bir başkasının bacağından asmadım. Doğru, her koyun kendi bacağından asılır ama kokusu da böyle etrafa zarar verir. Yapılan bir kötülüğün sadece işleyenlere değil herkese zararının olacağını anlamışlardır herhalde.” diye cevap vermiş.

Her kötülük sahibinindir. Her günah onu yüklenenindir. Fakat bizim iyiliği yaymaya çalışırken, kötülükleri ortadan kaldırmak gibi bir vazifemiz var. Bu yüzden silkinmeye ve bir Müslüman’a yakışmayacak bu hastalığın tedavisi olan tebliğe, uyarmaya, Hakk’ı anlatmaya ihtiyacımız var. “Nemelazım” bahanesine sığınmadan ya da, “Uyarsam da dinlemiyorlar” diye bir köşeye çekilmeden, bıkmadan, usanmadan anlatma sorumluluğumuz var. Tıpkı ayeti kerimede buyrulduğu gibi, bir sonuç elde edemesek bile, “Rabbimize beyan edecek bir özrümüz olsun.” (3/164) diyebilmek için…