İnsanlar bu dünyada yapıp ettiklerinden sorumludur. Ahiret inancı olan birisi eninde sonunda yaptıklarının karşısına çıkacağına inanır. Ahiret inancına sahip olmayan bir kişi ise toplumsal yapı içerisinde gerek hukuk vasıtasıyla, toplumsal reaksiyonla gerekse bireysel anlamda vicdani muhasebesiyle bu sorumluluğu hisseder. O yüzden insanlar bir şey yapacakları zaman bu eylemleri kendi aklında ve kalbinde meşruiyet zeminine oturtmayı ister. Bu tür eylemlerin sahibi sonuç itibariyle kötü bir davranışta bulunmuş olsa da bunu saf kötülük olsun diye yapmayacaktır. Ancak yaptığı eylemi meşru kılacak haklı veya haksız gerekçeler üreterek kendini mutmain kılar.
Gündelik yaşamda sıklıkla karşılaştığımız bu durumu toplumsal yapımıza en fazla etkisi olan siyasi ve ekonomik alanda da görmemiz kaçınılmazdır. Bir defa gerekçeler üreterek kendi vicdanını rahatlatmış olsa da bu eylemlerin sonuç itibariyle etkilediği birileri olacaktır. Bundan dolayı bu eylemlerin diğer insanlara karşı da bir açıklaması olmalı ki, toplumsal bir sorun teşkil etmesin. Olumsuz olarak görülen bir davranış haklı bir sebebe dayandırılmak isteniyorsa gerekçe üretilmesi gerekir. Bunun en kolay ve etkili yolu hassasiyetler üzerinden gerekçe üretmektir.
Bu şekilde yapılan eylemlerin iyi ya da kötü olması üzerinde kimse kafa yormayacaktır. Önemli olan hassasiyet kümesinin dışına taşmamaktır. Bu küme doldurulduğu sürece tüm eylemler meşruiyet sorunu yaşamayacaktır. Siyasetçiler de bu konuyu çok iyi bildiklerinden duygular üzerinden siyaset yapmayı tercih ederler. Çünkü siyasette halkın rızası esastır ve bunu elde etmek için çeşitli yöntemlere başvururlar. Bunlardan birisi de yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi duyguların üzerinden yürüyen söylem ve eylemlerdir.
Siyasiler yaptıklarının hatta yapacaklarının sorgulanmasını ve eleştirilmesini pek istemezler. O yüzden söylemlerini ve eylemlerini üzerinde düşünmeye fırsat vermeyecek bir duygu atmosferine yaslamayı tercih ederler. Siyasiler, hangi kitlenin rızasına talipse o kitlenin duygu dünyasına göre bir söylem ve eyleme müracaat ederler. Kitlenin duygusal motivasyonu milliyetçilik üzerinden yürüyecekse yapılanları devlet, vatan, bayrak gibi kavramlarla süslemeyi tercih ederler. Dindar bir kitleyse dini sembolleri ve değerleri eylemlerinin bir gerekçesi olarak hoyratça kullanmaktan çekinmezler. Laik/seküler bir kitleyse eylemlerine Kemalist söylemlerin gölgesinde meşruiyet kazandırmaya çalışırlar.
Siyasilerin bu yolu tercih etmesi kolaydır ama sonuçlarına katlanmak toplum olarak oldukça zordur. Hoyratça kullanılan, istendiğinde masanın üstüne serilen, bol bol hamaseti yapılan kavram ve değerlerin kirlenmesi ve itibarının azalması kaçınılmazdır. Çünkü kavramın ya da değerin başkalarının gözüne sokulması aslında gözden kaçmayan gerçeklerle bunların eşitlenmesi anlamına geliyor. Bu da kavramın ve değerin özünden uzak algılanmasına yol açarken bunlardan uzaklaşılmasına ve öneminin kaybedilmesine yol açıyor. Özellikle yeni nesillerin üzerinde bu kavramların ve değerlerin yorgunluğunu görebiliyoruz. Çünkü gündemlerini sürekli meşgul eden bu kavramların ve değerlerin aslında bir kalkan olduğunu fark etmeleri zor değildir.