İdeallerimiz, davalarımız vardı. Ucu ahirete dayanan, karşılığını hem bu dünyada, hem ahirette alacağımız amellerimiz bizi yarınlara taşıyacaktı.
Davanın adı, adaletti… Dünyayı adaletle tanıştıracak, mazlumları düştüğü yerden kaldıracak, zalimlere hak ettiği dersi verecektik.
Öyle bir idare ortaya koyacaktık ki, bize nefretle, önyargıyla bakanlar bile, bir müddet sonra, dönüp gıpta ile bakacaklardı.
En yakınımız da, en uzakta bulunan da bizim için müsaviydi.
Yakınlık, uzaklık ölçeğinden ziyade, liyakat ve iş bilmek anlamında hadiselere bakacaktık.
Aldatmayacak, aldanmayacaktık… Ne zulmedecektik, ne zulmedenlerden olacaktık… İki güne denk kılmayacak, üretecek, ürettiklerimizi, insanlığın gelişimine, gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşmasında harç yapacaktık.
İyilik hareketlerini çoğaltacak, yeryüzünde bir mazlum kalmayıncaya kadar mücadele edecektik.
Elimizle, dilimizle, kalbimizle, şartlara göre hareket edecek, dünyayı yaşanılır bir alan yapacaktık.
Mal biriktirmek, para biriktirmek yerine, fazla olanları, ihtiyaç sahiplerine ulaştıracak, saadeti çoğaltacaktık…
Ben değil, biz olacaktık.
Milletin mutluluğu yetmezdi, ümmetin ve bütün insanlığın huzur bulması için nefsimizle, elimizle, belimizle topyekûn cihat edecektik…
Ne oldu, ne oldu bize?
Dünyayı değiştirmeye giderken, neden kendimiz değiştik? Sahi bize ne oldu?
Paraya, pula, makama, mevkiye mi yenildik?
İktidar şerbeti mi bizi yerle bir etti? Güç sahiplerinin yerine geçince, başkalaşım mı geçirdik, sahi bize ne oldu?
Kalbi, hep başkaları için atan bizler, hep başkalarının gözyaşlarıyla ilgilenen bizler… Hep başkalarının acılarını acısı edinen bizler… Şimdilerde, bu hissiyat körlüğüne kapılmamızı nasıl izah edeceğiz?
Ölümün gerçeğiyle mi hareket etmiyoruz ne?
İmtihan olgusunun kılcal damarlarında dolaşmıyor muyuz yoksa?
Dünyayı değiştirmeye çıkarken, kendimizi dünyanın pisliğinde bulmamızın nedeni… Nedeni nedir, söyler misiniz?
Sırf Allah dedikleri için… Sırf Allah’ın ismini yüceltmek, inandıkları yolda yürüme azmiyle hareket ettikleri için şehit edilenler… Evleri barkları kaybolanlar… Bütün bunların anlamı yok mu?
Allah için malını ve canını verenlerin yüzüne nasıl bakacağız?
Ölmeyecekmiş gibi yaşıyor olmamız… Ölmeyecekmiş gibi, hesapsız kitapsız... Ahiretsiz yaşıyor olmamızın izahı var mı?
Değiştirmeye çalıştığımız sistem mi bizi esir aldı? Peygamberi metodu terk ederken, aslında davayı da, iddialarımızı da unuttuğumuzu göz ardı ettik. Yanıldık…
Düştük çukurlara.
Hâlâ yaşıyoruz sandığımız sanal âlemde, beş vakit yükselen çağrıları dahi sıradanlaştırdık… Aslında öldük biz ölümün gerçeğini unutarak…
Kendimize değil, iddialarımıza yazık ettik.
Diriliş yok mu? Yeniden kendine gelmek… Yeniden kıyama durmak… Nefsi ayaklar altına alarak, adalet teraziyle, dünyaya şekillendirmek… Allah’ın razı olacağı bir nizamı inşa etmek…
Zor değil.
Başlamak için la ilahe illallah demek yeterli…