Siyasî faaliyetin, demokrasinin de öngördüğü ölçüde, etkin oyuncuları olan siyasi partilerin halk olgusuna göre yapılanmaları, konumlanmaları ve işlemeleri öncelikle beklenir. Tek bir siyasî partinin halkı temsil etmesi gibi bir durum, rejim olarak demokrasiyi değil, totaliterist rejimleri işaret eder. Biraz farklı olsa da iki partiye dayalı siyasi sistemlerin, herşeyden önce düşünce tarihi açısından, yeni ve farklı düşünce hareketlerinin kendilerini tezahür ettirmeleri bakımından bazı olumsuzlukları barındırdığı söylenmelidir. Gerçi iki partili sistemlerde tarafların zaman içinde konumlarını yitirdiği, yerini farklı düşünceye dayalı siyasi partilere bıraktığı bilinen bir husustur. 18. ve 19. hatta 20. yy başlarında bile görülen muhafazakâr ve liberal parti sınıflamasında her iki tarafta da ayrılmalar, kopmalar da dahil, yeni oyuncuların ortaya çıktığı bir vakıadır. Üstelik varlıklarını sürdürmüş olsalar bile, sözkonusu partilerin dünya görüşlerinde önemli değişimler yaşanmıştır. Çünkü, mesela 19. yy. ortalarından itibaren Batı düşünce ve bilimi, daha önceki bilgi ve düşünce anlayış ve sınıflamasında köklü bir dönüşüm geçirdiği için, siyasi partiler sınıflamasında da çok geçmeden bunun etkisi ortaya çıkmıştır.
Öte yandan toplumda, doğal olarak, farklı görüşlerin bulunduğuna göre, bu görüşlerin kamusal alanlarda kendini ifade etmesi, toplumun sağlıklı gelişmesi bakımından şarttır. Siyasi faaliyet özü itibariyle kamusal olduğu için, bu alanda farklı görüşlerin yer alması ne kadar etkin olursa, toplum da ülke de, devlet de varlığını güçlendirir, gelişme, zenginleşme, refah ve saadetini, mutluluğunu gerçekleştirme imkânına kavuşur.
Bununla birlikte, özellikle siyaset alanında, toplumda farklı görüşlerin temsilinde, halkın varlık ve ruhuna (tarih, kültür vb.) tekabül etmeyen ya da bunu ehliyetle temsil hususunda yeterli olmayan bir görüş, kaçınılmaz olarak bir takım sıkıntıların doğmasına neden olabilir. Bir defa, halk ile devlet, yani yöneticiler ve siyasetçiler ayrı düzlemlerde yer aldıkları için, derecesi artacak bir çekişmeyi ve çatışmayı yaşamak durumunda kalacaklardır. Böyle durumlarda iktidarın ele geçirilmesi ve korunması ya da sürdürülmesi başlı başına bir çatışma alanı olarak ortaya çıkacaktır. Ayaklanma, isyan, suikast, darbe, ihtilâl vb. yöntemler, siyasetin adeta özü gibi algılanacak, halkın maddî ve manevî kültürünün, en azından yozlaşmasına yol verecektir. Halkın varlık ve ruhunu esas alan, onun tarihen tesçil edilmiş hedefini gözeten bir görüş, bir hareket adeta yok edilmesi gereken amansız bir düşman muamelesine tabi tutulacaktır. Geriye gitmeye gerek yok. Bir takım eksikliklere rağmen, çok partili sisteme geçildiği 45 ten itibaren, halkı varlık ve ruhuyla temsil iddiasını dile getiren Nuri Demirağ ın Millî Kalkınma Partisi yle A. Menderes te simgeleştirilen DP sınırlı örnekler olarak verilebilir. Elbette Millî Kalkınma Partisi nin ve DP nin, medeniyet içerikli bir dünya görüşüne sahip olmamaları, hatta bunu çağrıştıracak bir iddiayı pek fazla tasavvur eder görünmemeleri ayrı bir konudur. En çok siyasi ve iktisadî alanda, şartların (iç ve dış) elverdiği ölçüde halkın varlık ve ruhuna hassasiyet içinde olmaları bile, şiddetli tepkilere muhatap olmalarına yetecektir.
Halkın varlık ve ruhuna dayanarak, onu varlık ve kişiliğinde temessül ederek, medeniyet şümulunde tezahür ettirme iddiasıyla meydana atılan bir görüş ve harekete karşı takınılacak tavır, kuşkusuz daha derin ve daha şiddetli boyutta olacaktır. Bu görüş ve hareket "Millî Görüş" olarak 60 lı yıllarda siyaset alanında zuhur edecektir.