İyi yahut iyilik için kendini bilmek ön şart diye algılansa yeridir. Kendini bilen Rabbini bilir denir ama aynı zamanda haddini bildiği pek söylenmez. Dünyadaki konumunu, yerini, işlevini ve kendini anlamlandıramayan insan, bir başkası nezdinde itikat düzleminde değerlendirilemeyeceği gibi tekâmül açısından da eksik kalır. Zira insan üstüne tanımı da yargı yahut adaleti de bir üst mercii yani aşkın, üstün, transandantal olan varlık takdir eder. İnanmadığını iddia edebilenlerin dahi tanıdığı, boyun eğdiği bir aşkın varlık bulunur. Çok çok kişi nefsine uyar, kendine zulmeder.
İptidai olarak hâl, tavır ve gidişata yönelik iyilik vurgusunun beyhude olduğunu görünce mevzuun ıstırabını yaşayanlar kötülük tanımlarına başvurur. Belli başlı bir tanım bulamasalar bile hiç yoktan neyin kötülük olduğunu belirlemeye çalışırlar. Malzeme açısından kötülük görünümleri pek zengindir, zira insan kendinde olanı tanımlamakta zorlandığı kadar bir başkasında cereyan eden üstüne tanımlarını rahatlıkla netleştirir. Kendinde olan üstüne sütten çıkmış ak kaşık izlenimi mümkün olmasa da en fazla birkaç toz kondurabilir. O tozlar zerre kadarcık yer kaplar, büyümez, gelişmez, göze çarpmaz ve hatta ufacık bir fiskeyle uçup gidicidir. Dev aynasında görünen başkasının zerresidir. Onu görmemek ne mümkün, doğrudan doğruya göze battığı gibi idrakinde olan tarafından büyütülür, abartılır ve dolayısıyla daha da görünür kılınır. Sanki kendi tekâmülünden çalınmış da o başkasına kir olarak bulaşmış gibi rahatsız olunur. Kendinde olan olumsuzluk kişiyi hiç de rahatsız etmezken, başkasının günahı adeta kıyamet alametidir. Onu göz kırpmaksızın ateşe atmaktan çekinmez.
Aslında söz konusu tavır, birçok yönden muhalif söylemin şemailini oluşturur. Nitekim sistem eleştirisine dönük her söylemde yanlışa, hataya, kötüye dair tespitte bulunmak kaçınılmazdır. O tespit yahut farkındalığı dile döken bakış açısı, iyi niyetle düşünüldüğünde ibraz edilen kötülük görünümünü abartır. Böylece neyin yanlış olduğunu vurgulayıp tam da onun izale edilmesi için yahut tamamen ortadan kalkması yönünde çaba sarf etmeyi imler. Hâlbuki kötülüğün öznesi, kendisinden sadır olan eylemin ahlâki bağlamda mahiyetini anlayamamakla maruftur. Anlamış olsa zaten bile isteye tevessül etmeyeceği umulabilir. O da ancak kendinde görünenin minicikliğine, dikkate değer görülmediğine ve hatta ortada düzeltilecek bir yanlış olmadığına kanidir. Ve onun da gözleri bir başkasındaki zerreciğe odaklanır. Dolayısıyla döngüsel bir düzlem oluşur, her birey bir başkasının görünen kirleri üstüne yorum geliştirir. Biri de çıkıp düşmanın kirinden konuşmak varken, ait olduğu yerin temizliğine dikkat kesilmeye yanaşmaz. E çamurdur, izi kalır!
Sıradan bir kötülük sorgusunda, “O neden böyle yapıyor?” sorusunun, muhatabın anlayışındaki karşılığı, “Sen de başa kakıyorsun!” türündendir. İyi biri olduğuna yahut iyilik yaptığına ikna edilmiş insan (çünkü insan buna kendi kendine kanaat getiremez, başka kişilerce onayı, olumlanması, ikna edilmesi gerekir) aynı ya da benzer hususlarda kendisi gibi davranmayanları eleştirdiğinde ancak başa kakmakla suçlanır. Aslında ortada bir eylem-söylem uyuşmazlığı da yok değildir; iyilik gayesiyle eyleyen, bir yandan kötülüğü gidermiş olur ama bunu dillendirmekteki şekilsel tavır ayrı bir kötülüktür. Dolayısıyla sadece kötülükleri örneklemek, göstermek, ibraz ve ifşa etmek onun muhatap kılınanlar nezdinde meşrulaşmasından, kanıksanmasından ve benimsenmesinden başka bir şey getirmez. Tamamen ortadan kalkmayan kötülüğe karşı daha muhteşem iyilikler geliştirmek gerekir. Birinden tokat yendiğinde diğer yanağı çevirmek gibi değil ama hakaretin mukabilinde af yolunu tutmakla emrolunduğunun bilincine varmak gibi iyilikler geliştirmek elzemdir.
Zulüm görenler, devran döndüğünde güç elde edip, iş başına gelerek kendilerine yapılanların birer birer hesabını sormayı amaçlayan oluşumlara yönelmekte mazurdur. Bu bir nevi acıyı omuzlamaktır ki vakti gelip çattığında taşınan her şey tıpkı can emanetinde olduğu gibi usulca toprağa bırakılmak zorundadır. Zıddını kurgulamak herkes için yaşanmaz kılınan bir dünyanın idamesi demektir. Zira tanımlanan bir kötülüğe aynıyla yahut misliyle mukabele etmek iyilik değildir, olsa olsa kötülüğün meşruiyetini ve süreğenliğini sağlamaktır. Hâlbuki amaç onu tamamıyla gidermek, bir daha çıkarılmamak üzere zararı dokunanlarla, acılarla birlikte toprağa gömmektir. Öyle olmasa hesap soran bir mağdurun, bir mazlumun geçmişe dair acısı ne ile karşılanabilir?