Bir gün belediye otobüsünde, yanımda oturan benim gibi emekli bir vatandaşla torunlar üzerine sohbet ediyorduk. Yol arkadaşım pek dertliydi. Anlattı: “Benim torunum var, ama doğrusu hoşnut değilim. 15 yaşında genç kız oldu, daha çay yapmasını bilmiyor. Bir domates doğramasını, salata yapmasını bilmiyor. Ben de bu duruma tahammül edemiyorum ve evlerine gitmek istemiyorum.”
Benzer şikayetleri sizler de duymuşsunuzdur. Şimdi gelinlik çağdaki genç kızların haline bakınca, hayatını köyde geçirmiş olan üç halamı hatırlıyorum. İkisi rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Üçünün de günlük hayatını yakından bilmekteyim. Rahmetli ninemle birlikte yanlarına gider, bir hafta, on gün misafirleri olurduk. İşte her üçünün de bir günlük programları: Sabah namazını kıldıktan sonra, yer yatakları toplanır (Köyde öyle güneş doğduktan sonra yatma olmaz. Hayat bazen imsakla, ekseriyetle de sabah namazından sonra başlar) Ev ve ocaklık süpürülür. Ocak yakılır, hamur yoğrulur ve ekmek yapılır. (O sıcacık bazlamanın içerisine konulan peynirle veya çökelekle yapılan “sıkmaç”ın tadı hâlâ damağımdadır.) Bir yandan da daha önceden mayalanmış olan yoğurt yayıkta yayılır. Kar gibi beyaz tereyağı çıkarılır. O da sofraya konulur. Günde birkaç defa kuyudan su çekilir (halalarım çok uzun yıllar bunu yaptılar. Âhir ömürlerinde köye su geldi, evlerin yanındaki musluktan su almaya başladılar.) Kuyudan suyu iki kadın imece usulü ile çekerler. Biri beline bağladığı iple dolu kovayı çeker, kuyunun yanındaki diğeri de kovadaki suyu bakraca (satıla) boşaltır. Öğle ve akşam olmak üzere günde iki defa hayvanlar sağılır. O sağılan süt kaynatılır ve yoğurt yapmak üzere mayalanır. Şayet yolma zamanı ise, tarladaki evin beyine yardıma gidilir. O arada tarladaki diğer işçiler için de yemek yapılır. Bulgur dövme işi, samanları ayırma işi de hanımların işidir. Zeytin toplama zamanı zeytin toplarlar, bağ bozumu zamanı, tiyekten (asmadan) üzüm keser, şire yaparlar. Üç öğün yemek yapıp, bulaşık yıkarlar. Haftada en az üç defa çamaşır yıkarlar. (Çamaşır makinası, bulaşık makinası yoktur. Çeşmeden akan su da yoktur. İşte bütün bu temizlik işlerini kendilerinin kuyudan çekip eve taşıdıkları su ile yaparlar.) Öyle karyola, çekyat yoktur. Akşam olunca tekrar yer yatakları serilir.
Halalarım benim! İşleri bunlarla da bitmez. Bütün çocuklarıyla ilgilenirler. (İki halamın dokuzar, bir halamın on çocuğu var.) Her bir halam çocuklarına kol kanat germiş, onların her halleriyle hallenmiş, okumaları için şehre gittiklerinde, neredeyse günlük yiyeceklerini göndermiş, ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Halalarımın çocukları okudu, öğretmen , polis , subay, iş adamı oldular.
Halalarımın ve bütün Anadolu hanımlarının benzer yaşayışını gözümün önüne getirince, günümüzdeki o gelinlik çağdaki hanım kızların haline taaccüp etmekteyim. O mübarek Anadolu kadınlarının yaptıkları işin onda birini yapmış olsalar, herhalde hastanelik olurlar, yerlerinden kalkamazlardı.
“Hangi çağda yaşıyoruz. Devir değişti!” diyeceklere, peşinen itiraz hakkımı kullanıyorum. Çocukları yanlış yetiştiriyoruz. GDO’lu ürünler gibi, nesillerin genetikleri ile oynuyoruz. Daha doğrusu, beynelmilel bir komitesinin yönlendirmesine boyun eğiyoruz. Bu gidişle kısa bir müddet sonra “ev hanımı” mumla aranır hâle gelecek.
Vefat eden iki halamı rahmetle yâd ediyorum. Her ikisinden de, şu anda hayatta olan köydeki üçüncü halamdan da bir tek defa olsun, şikayet sözcüğü duymamışımdır. O kadar zahmet çekmelerine, o kadar çalışmalarına rağmen, devamlı şükrederlerdi, devamlı yüzleri gülerdi. Bütün Anadolu hanımları gibi, misafirperver, yardımsever, hatırnâz, dost canlısı idiler. Çocuklarını da güzelce terbiye ettiler. Yol arkadaşımın torunundan dert yanması, bana bunları hatırlattı. Bu vesileyle Anadolu’nun bütün fedakâr ve yiğit analarına hürmetlerimi sunuyor ve hanım kızların “ Osmanlı kadını” denilecek şekilde yetişmesini, yetiştirilmesini ümid ve temenni ediyorum.