[“Allah’ın hekimleri, Tabib-i İlâhî olan ârifler, uzaktan senin adını işitmekle, varlığının ta içine, derinliklerine kadar inerler, senin mahiyetini, ne olduğunu anlarlar.
Hatta sen doğmadan yüzlerce sene önce onlar, yani Allah dostları olan veliler, seni görürler ve hallerini, bilirler, ahvalini haber verirler!” [Mevlâna, Mesnevi, Terc. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul: İnkılâp ve Aka, 1981, c. III-IV, beyt: 1800-1801.]
Buyurur Mevlana Hazretleri Mesnevi’sinde. Hatta evliyalara “Gönül casusu” der. Gerçekten de gönüllerin casusudur veliler. Beden hekimleri; kanlarımızı tahlil ederek, nabzımızı ölçerek, yüzümüze bakarak, röntgenlerle, ultrasonla veya daha ileri tahlillerle hastalıklarımızı bilirler. Bir de Tabib-i İlâhi olan hekimler vardır. Yüce Allah’ın hekimlikle görevlendirdiği velilerdir bunlar. Nabzımıza bakmadan, tahliller yaptırmadan, daha bize bakar bakmaz, yüzümüzden, sözümüzden ve gözümüzün renginden, din ve gönül hastalıklarını yani mânevî hastalıklarını bilirler. Hatta bakmaya bile gerek duymadan da bilirler manevi hastalıklarımızı. Hatta gönüllere de yol bulup girerler. İçimizden geçeni anlayıverirler bir çırpıda… Konuşmadan, sesini duymadan, bir kimsenin haline muttali olmayı istedikleri vakit, o kişiye bir nazar ederler. Bu yeterlidir. Artık o kişinin uhrevî ve dünyevî ahvalinden haber verirler... İşte bu gönül casuslarından biri de SULTAN BABA HAZRETLERİdir. Yanına varanların bütün dünyasını alt üst eder. Hristiyan, ateist girer, Müslüman çıkarsınız yanından. Müslüman girer, tasavvuf ehli, derviş olarak çıkarsınız yanından. Hasta girer, sağlam çıkarsınız. Bazen bir torna atölyesidir küçücük kulübesi, bazen de kocaman bir tasavvuf akademisi… Kütük girer, mihrablara, minberlere nakşedilmiş tahta, kündekârî olarak çıkarsınız. Cahil girer âlim çıkarsınız. Bu kalpleri çeviren, gönülleri değiştiren zat, 1904 yılında Artvin’in Arhavi ilçesinde dünyaya geldi. Daha üç yaşında iken annesini, dokuz yaşında da babasını kaybetti. Öksüz ve yetim olarak ağabeyinin yanında büyüyen Sultan Baba, bu arada tahsiline de devam etti. Liseyi Bilecik ilinin Gölpazarı ilçesinde okurken, ibadetlerini de aksatmadı, onları nafile ibadetleriyle de taçlandırdı. Ancak, henüz liseyi bitiremeden başlayan geçim sıkıntısı yüzünden ticaret hayatına atıldı. Civar iller, ilçeler, köyler arasında çerçilik yaptı. Katırına astığı heybesinde pestilden yumurtaya, patiskadan canlı tavuk ve şekerlemeye, balona ipliğe kadar her çeşit ürün bulunmaktaydı. İnsanlar ayaklarına gelen bu nurani yüzlü gençten birkaç parça bir şey alamadan geçemezlerdi. Çerçilikten sonra Bilecik-Gölpazarı ilçesi Kurşunlu Köyü’nde tam 27 yıl bakkallık yaptı. Ama hiç tanınmadı, tanıtmadı kendini. Hep gizledi, maneviyattaki hallerini. Pek çok Allah dostunun gizlenmesi gibi gizlendi. Böyle geçen günlerin birinde evlendi. Bu evlilikten Ahmet, Mehmet, Fatma, Hasan ve Hüseyin isimlerinde beş çocuğu oldu. 1955 yılında İstanbul Zeytinburnu’na göç etti. Orada da küçük bir bakkaliye açtı. Böylece Sultan Baba’nın İstanbul hayatı da başlamış oldu ve Zeytinburnu diğer evliyaları ağırladığı gibi Sultan Baba’yı da ağırladı.
TASAVVUF MÜRŞİDSİZ ÖĞRENİLMEZ
Dağıstanlı Şeyh Şerafettin-i Veli Hazretleri’nin manevi tasarrufunda yoğrulan Sultan Baba, Şeyh Şerafettin-i Veli Hazretleri’nin vefatından sonra halkı irşad vazifesine başladı. Kendisine Şeyhi tarafından tabiblik icazeti verildi. Bu icazet çerçevesinde Kur’ân-ı Kerîm’den şifa ayetlerini okuyarak biiznillah tedavi etmiştir hastaları… Mezhep ve meşrep ayrımı yapmadan… Sultan Baba Hazretleri hastalara Kur’an okuduğunda; hastalar içlerine dolan İlahi bir nefha ile huzur bulurlar, inleyerek gelenler gülerek ağrısız sızısız giderlerdi. Rahmet-i Rahman’a kavuşana kadar yüzlerce talebe yetiştiren bu gönül sultanı; herkesin derdini dinler, müşkülü olanların dertleriyle hemhal olurdu. Ama yine de kıyıda köşede kalmayı tercih ederek, hiçbir zaman ön plana çıkmadı.
“Bu feyz Hz. Muhammed (s.a.v.)’den miras kalmıştır. Hâlâ vardır. O mirasa konanlar yani velîler seninle beraber yaşıyorlar; onları ara, bul. Onlardan faydalan.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in varisi, senin karşında oturmaktadır. Fakat senin karşın nerededir O, senin önündedir. Ama önü-sonu düşünen can nerede sende ” [Mevlâna, Mesnevi, Terc. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul: İnkılâp ve Aka, 1981, c. I, beyt: 2014-2015.]
Buyurur Mevlânâ Hazretleri. Ve böyle derken de bizlere bir mürşide bağlanmayı tavsiye eder. Sultan Baba da Mevlânâ gibi düşünmektedir. Bir gün kızı merhume Fatma Tamgüney Hanım sorar herkesin sormak isteyip de soramadığı soruyu: “Sultan Babam, ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.’ sözü ne demektir Sultan Baba herkesin dikkatini toplayabilmek için “kulaklarınızı açın da beni iyi dinleyin” dedi ve bu soruyu şöyle cevaplandırdı: “Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’ne atfedilen bu söz şöyle anlaşılmalıdır. Şeyh burada mürşid anlamındadır. Bütün uygulamalı ilimlerde o ilmin öğrenilmesi bir üstad bir usta bir öğretici aracılığıyla olur. O konuya dair eserleri okumak, o ilmi öğrenmek için yeterli değildir. Mesela İslami ilimlerden ‘Kıraat’ uygulamalı bir ilim olduğundan yetkili ağızlardan öğrenilir. Tecvid ve kıraat kitapları okunarak kurra olunamaz. Marangozluk, kaportacılık gibi işler, futbol gibi oyunlar bile mutlaka bir ustadan öğrenilir. Futbol kitabı yazan biri, iyi bir futbolcu olmayabilir. Marangozluğun kitabını yazan da öyle… Hatta Tıp Fakültesini bitiren kimse nasıl bir uzmanın yanında ihtisas görmeden uzman doktor olamaz ve olmaya kalkıştığında insanları canından ederse, aynı şekilde bir üstadın yanında tasavvufi eğitim görmeden kendi kendine şeyhlik etmeye kalkışan bir kimse de mutlaka yanılır ve şeytanın oyuncağı haline gelir. Bu sözde şeyhsizlikten maksat, tasavvuf ilminin şeyh olmadan öğrenilip uygulanamayacağıdır. Yoksa herkesin mutlaka bir şeyhe intisabı, bir şeyhe bağlanması gerektiği manasına gelmez.”