Herkes bilir Hacer’in hikâyesini. Kavurucu çöl sıcağında kimsesizlikle verdiği mücadeleyi... Hacer’in yalnızlıkla, İsmail’in susuzlukla imtihanını... Bir annenin gözlerinin önünde eriyip giden can yongasını yitirmenin korkusuyla nasıl çırpındığını... Kendi tüm acılarına rağmen, İsmail’ini nasıl mutlu etmeye çalıştığını... Kendi yalnızlığına rağmen göz nurunu nasıl sımsıkı sardığını... Korkularını hiçe sayıp kendini Rabbi’nin emaneti için nasıl feda ettiğini...

Evet, hepimiz biliriz onun Safa ile Merve arasında, bir umuda bir korkuya, bir mutluluğa bir hüzne nasıl koşturup durduğunu! Çünkü Allah’ın emri üzerine, en büyük dayanağı, onu ve yavrusunu çölün ortasında bir başlarına bırakıp gitmişti. Güçlüydü Hacer, tıpkı Hz. İbrahim gibi o da Rabbi’nin emrine boynunu eğmişti. Tek dayanağının Allah olduğunu biliyor ve O’ndan bir tek “Ol” bekliyordu. Oğlunu ve kendisini yalnızlıktan, susuzluktan kurtaracak bir “Ol”…

Ama imtihan bitmemişti. Susuzluktan İsmail’ini yitirmek üzere olduğunu görünce su bulma umuduyla koşturmaya başladı. Bir an olsa duramazdı çünkü İsmail’i ölüyordu. Bir an olsa yavaşlayamazdı çünkü İsmail’i eriyordu. Öyle bir koşuşla koştu ki iki tepe arasında, sanki kendi yorgun ve susuz değildi. Öyle bir hızla hareket ediyordu ki ayakları sanki dünyanın en güçlü annesiydi! Yılmadan, yıkılmadan, bir daha, bir kez daha koştu. Bir Safa’yı inletiyordu feryadı, bir Merve’yi sarsıyordu adımları. Sürekli Rabbi’nin yardımını umarak ve can yongasını gördükçe daha da hızlanarak koşuyordu! Belki bir yudum su bulabilirdi evladı için. Belki bir yardım bulabilirdi onu çölün tüm tehlikelerinden kurtarmak için. Akreplerden, yılanlardan, zorlu çöl fırtınalarından...

Dinlemek kolay geldi belki bize bu hikâyeyi. Fakat o topraklara gidip de Safa ile Merve tepelerinin aslında birbirine ne kadar uzak olduğunu ve bizim elimizde zemzemlerimizle, ferahlatan pervanelerimizle, ayaklarımızın altında kavuran çöl toprağı değil serinleten mermer olduğu halde ve yavaş adımlarımızla dahi sa’y yaparken nasıl nefes nefese kaldığımızı görünce, Hacer’in çabasına bir kez daha şaşırdık ve hayran kaldık. Kendimizi ölçtük belki de. Biz olsak öyle bir durumda ne yapardık diye düşündük. Ama kendimizi bir türlü onun yerine koyamadık. Bir türlü “Belki Rabbim benden de Hacerî adımlar bekliyor” inancını yerleştiremedik gönüllerimize.

Oysa sormamız gerekirdi kendimize; bizim evlatlarımızın şu anda içinde bulunduğu ortam acaba o zorlu çöl şartlarından daha mı kolay Sormamız gerekirdi; bizim çocuklarımız da aslında bizlere “Anne, baba ne olur beni kurtarın” diye yalvaran gözlerle bakmıyor mu Bizim gönül reyhanlarımız da aslında gözlerimizin önünde eriyip gitmiyor mu ...

Öyleyse ey anneler, babalar… Ey emanetlerine gözleri gibi bakacaklarına söz veren emanetçiler... Hacer’in çırpınışına bir kez bakmalı ve kendimizi “Acaba ben yavrum için ne yaptım” diye sorgulamalı değil miyiz Hacer’in koşturan ayaklarını bir kez daha görmeli ve kendimize “Ben yavrum için koşuyor muyum” diye sormalı değil miyiz

Şunu çok iyi bilelim ki bizim İsmaillerimizin içerisinde bulunduğu çağ ve ortam çok daha zor ve tehlikeli. Dünyaya geldikleri andan itibaren gitgide zor ve çirkef bir dünyayla karşı karşıya kalıyorlar. Yılanlar, akrepler ve yırtıcı hayvanlar yürüdükleri her yolda, girdikleri her ortamda onların canlarını tehlike altında bırakıyor. Her yerde farklı esen şiddetli rüzgârlar onları asla görmek istemediğimiz yerlere sürüklüyor. Evet, belki aç değiller, susuz değiller ama aslında ölmek üzereler. Biz onları başıboş bıraktıkça onlar ölmeye bir adım daha yaklaşıyor. Biz onlar için koşturmadıkça onlar gözlerimizin önünde eriyor. Kaç İsmail’in feryadı gizli bizim yavrularımızın bakışlarında ama biz görmüyoruz. Kaç ses yükseliyor “Beni kurtarın” diye ama biz duymuyoruz. Evlerimizde televizyon, bilgisayara ve tabletlere emanet ediyoruz onları, sokakta belki isimlerini bile bilmediğimiz arkadaşlarına. Daha anne okuluna kaydını yaptırmadan (!) anaokuluna emanet ediyoruz onları, sonra okullarda gidip tanışmaya bile ihtiyaç duymadığımız öğretmenlere... Sonra zamanla bomboş bir zihinle, korumasız bir şekilde çirkinlik dolu koskoca bir dünyaya bırakıyoruz onları...

Sahi onlar için koşturmayacaksak, onları tehlikelerden korumak bizim en büyük işimiz olmayacaksa biz neden varız bu hayatta Lokman aleyhisselam gibi sürekli öğütler verip doğru yolu göstermeyeceksek, Nuh peygamber gibi son anda bile kurtuluş gemisine bindirmek için uğraşmayacaksak, biz neden anne baba olduk Komşularımızla daha fazla dedikodu yapabilmek için onları televizyon karşısına kilitlerken hiç sızlamıyor mu içimiz Misafirlerimize daha fazla pasta börek yapmak uğruna, her bir karesinde ifsat görüntüleri ve sübliminal mesajlar dolu olan çizgi filmler ve oyunlarla onları bir başına bırakırken, İsmail’in durumundan daha mı iyi oluyor onların hali Ya da İbrahim’im ve Rabbimizden emir mi aldık ki bize emanet verilen eşimiz ve yavrumuzu korumasız bırakıyoruz Nasıl bir çağda olduğumuzu bilmiyor muyuz Nasıl bir dünyada yaşadığımızı bilmiyor muyuz Fuhşun, madde bağımlılığının, kötü arkadaş çevresinin, misyonerliğin, kumarın, futbol holiganlığının, internet bağımlılığının, eşcinsellik ve sapkın inançların, dini ciddiye almama ve batı hayranlığının, eğlence kültürsüzlüğünün, bunların hiçbiri olmasa bile en iyi ihtimalle umarsızlık ve başıboşluğun... En korkunç fırtınalardan ve yırtıcı hayvanlardan bile daha tehlikeli bir şekilde yaşadıkları dünyanın her yerinde onları bekliyor olduğunu, Hacerler ve İbrahimler olarak bilmeli ve görmeliyiz.

Elbette herkesin kendi hayatıdır. “Ben bu dünyaya çocuklarımın kölesi olmak için mi geldim” diyerek kendi hayatımızı yaşamak isteyebiliriz birçoğumuz. Ama şunu unutmamalıyız ki tüm sıkıntılara ve baş döndürücü çöl sıcağına rağmen, yavrusunun madden ve manen ölmemesi için Hacer’in adımlarıyla umut dolu her bir tepe arasında can havliyle koşturan ayaklar, nihayetinde zemzem serinliğine kavuşacaktır!..