“Bulamadım dünyâda gönüle mekân.

Nerde bir gül bitse etrafı diken.” (Sümmânî)

Her zaman insanın gelip durduğu sorular, bu sorulara verdiği cevaplar ve al(ama)dığı cevaplara göre yeniden yola koyulduğu anlar vardır. İşte hayat galiba sorular ve onlara aranan cevaplar arasında geçen zamandan ibaret gibi. İnsan yaşadığı hayatı sorgula(ya)mıyorsa zaten yaşanmaya değer bir hayat da ortada yoktur demektir. Zaten insanlara birtakım özellikleri bu sorgulamalar getiriyor. Bütün büyük yaşanmışlıklar hep sorgulamaların ürünüdür. Bugünlerde ister adına sorgulama deyin isterse muhasebe deyin buna rastladığımızı söylemek pek mümkün değil. Muhasebesini yapan birini bulmakta ise neredeyse büyük bir kıtlık var.  Birkaç zamandır etrafında durduğum soru, “Bir bütün olarak hayatımdan, gelişme ve devam etmeyi vaat ettiği şeklinden acaba memnun muyum?” Şüphelerle dolu bir yüzeyde bırakmıyor mu insanı?

Bereket ki bu tarz sorular sormuş cevaplar aramış, anlam arayışına çıkmış insanlar hep olmuş da böyle hemen imdat çekici gibi insanın karşısına çıkıveriyor. Spinoza yüzlerce yıl önce şahsi tecrübesi ile yardımcı oluyor: “Yaşadıklarımdan öğrendim ki, günlük yaşantımızda biteviye olan olaylar aslında boş ve anlamsız şeyler. Anladım ki zihnimi ele geçirmelerine izin vermediğim sürece, korkularıma neden olan durumların hiçbiri kendi başına ne iyi ne de kötü. Bu yüzden ben de en sonunda kararımı verdim ve... salt zihne hitap edebilecek nitelikte bir şey varsa, yani keşfettiğimde ve kendisine vakıf olduğumda gerçekten de bana sürekli, üstün ve sonsuz mutluluğu yaşatabilecek nitelikte hakiki iyi diyebileceğim bir şey varsa, işte bu şeyi araştırmaya koyuldum.” Gündelik meselelerin bizi ele geçirdiği bir düzlemde ne zihinsel ne de ruhsal bir sağlıktan bahsedebiliyoruz. Şaşkınlıktan sıradanlığa geçiş o kadar hızlı gerçekleşiyor ki insan için her şey sıradanlaşıyor. Ne kadar tuhaf! Aziz olan, kıymetli olan hiçbir şey gerçek manada değer hanesinde doğru bir yere yazılamıyor.

Kimsenin erdem, fazilet ve diğer değerlerle bir münasebeti olmuyor. Çünkü ne kadar işini yürüten, kısa yolcu varsa muteber sınıfında konumlandırılıyor. Haliyle uğruna mücadele edecek şeyler sadece insanları birbirine karşı bilemekten başka bir işe yaramıyor. Kimsenin hayatına dokunmuyor. Cervantes'in 'Don Kişot' romanında; “Üç tane devle savaşıyoruz sevgili Sancho: Adaletsizlik, korku ve cehalet...” dediği yerdeyiz. Ama hiç kimsenin bunlarla savaşacak ne takati ne de niyeti var. Belki yaşadığımız her şeyin içerisinde bu boş vermişlik, salmışlık hali var. Hele bu dar zamanlarda, insanın içinden Don Kişot gibi haykırmak geliyor: “Yoksulluğun, mutluluğunun kanatlarını kopartıp mezara gönderdiği Basilio, sen de öl be, öl!” Galiba insanın umarsızlığı bu Basilio.

Acaba hayatımızın gidişatı nereye doğru akıyor? İnsan yaşadığı andan ve gelecekten ona gidiş şeklinden endişe duyuyor mu? Şu an elimizde hangi değerler var neleri yaşatıyor, nelerin ticaretini-hamasetini-görece edebiyatını yapıyoruz. Yarına ne kalacak? Sultan Süleyman ile Şeyhülislam Ebüssuud Efendi arasında geçen Karınca hikayesinden medeniyet dersleri anlatıyor, nutuklar çekiyoruz ama yanı başımızda yok edilen ormanlardan, doğal tahribatlardan uzak duruyoruz. Kör, sağır ve dilsiz bir şekilde medeniyet söylevleri çekebiliyoruz. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi bağlamlarından koparılmış amaçsız hikmetli sözlerle manevi derinlikler, hikmetli maskeler takınabiliyoruz. Her şey pembe(!) ama biz daha çok pembe takılabiliyoruz.  Her şeyi bozup, kirletmekte üstümüze yok. Yarına ne kalacak? Galiba bu çarpıklığımızdan ve bu çarpık gelişimimizden hep birlikte mutluyuz.  Her şeye yanlış yeşillenerek suni bir “istikrar”, sorgulamayarak sürekli günceli destekleyen bir tarih değişimi ve geçmişin beşiğinde uykuya yatırılmış bir umut ticareti içerisinde topallaya duruyoruz.  Waldo’nun da Henry’nin de nerede olduğunun bir önemi kalmadı. Henry ve Waldo el ele yeni ninnilere!.. Hoşça bakın zatınıza…