Bundan böyle burada bir Sezai Karakoç şiirinden bahsedelim diyoruz. Bugün içinse Liliyâr’ı seçtik. Lirizmin doruk şiirlerinden biri olan Lili, şiirle aynı adı taşıyan filmin öyküsüdür aslında. Biz filmi izlememiş olarak okuyalım önce şiiri. “Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli/ Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli” bir sahne sunuyor bize Sezai Karakoç, perde açılmış, sahnede konuşan kuklalar görünmekte. Fakat bu kuklalar öyle şeyler söylüyor ki, sanki kalpleri var, ruh sahibiler ve anlıyorlar insanın hâlinden ahvalinden. “Altın saçlarını yana atışı yok mu Lili’nin” şimdi ise sahnede birisi daha belirdi, sarı saçlı birisi ve saçlarını yana atışından bahsedildiğine göre bir kız olmalı bu. “Lili’nin yağdan kıl çekercesine inanışı/ Lili’nin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu” Lili öyle güzel bir insan ki, inanışıyla hayatında hiçbir sorunu kalmıyor, ne dert ne tasa, yağdan kıl çeker gibi yaşıyor zihnine takmadan. Sanki Pollyanna bu kız. “Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili/ Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili” dizeleriyle de bu imaj destekleniyor. Neticede pamuk kalpli bir Lili ve kuklaları konuşturan fakat konuşmasını bilmeyen, yani hislerini dile getiremeyen bir adam var sahnede. “Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın”
Şiiri okuyanlar ne hissediyor ilk anda bilmiyoruz ama biz kendimizi bir anda o sahnede konuşmasını bilmeyen adam rolünde buluyoruz. İçimizde Lili’ye dair büyük bir sevgi ve hayranlık, ona imrenme varken, gitme diyemeyişimiz. “Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili/ Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili/ Sen istesen de taş yürekli olamazsın/ Sen daima güzeller güzeli olursun Lili” Bazen de Lili’nin yerindeyiz, istesek de taş yürekli olamayışımız hissettiriyor bize bunu.
Şiirin filmle kesişen ve filmden ayrışan bir dizesi ise şu “Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil/ Olamaz Üsküdar’dan geçeriken bulduğun mendil” bu dizeyle Lili bizim oluyor, filmden çıkmış işte İstanbul sokaklarında yürümektedir. Kâtibim türküsünü bilmekte, sevdiğine mendil atmakta, belki de bir Osmanlı sultanı “Sen daima sultanlar sultanı olursun Lili”. Filmdeki sahne ise şu, Lili’nin bulunduğu dükkândan alışveriş yapan karnaval sahibi, bir kutu rengârenk mendil satın alır. Mendil Osmanlı hanımefendisinin elindeyken ne kadar kıymetli bir şeydi fakat bu kutuda alelade, karman çorman konulmuş cazibesini yitirmiş kumaş parçalarıdır Sezai Karakoç’a göre. Diğer bir dizeyse “Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili/ Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü” filmde kuklacı Lili’ye veda ederken, tilki rolündeki kukla aracılığıyla Lili’ye bir kürk parçası veriyor. ( Henüz Lili kuklacıdan habersiz, kuklaları gerçek sanmakta.) Sezai Karakoç’un vedası ise tüyleri şiirden bir kürkle oluyor, okumasını bilene şiirlerin vedası dokunur, bu yine filmden ayrılan ve bize ait olan kısım, biz Lili’ye şiirlerle veda ediyoruz. “Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın/ Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin” filmde Lili kuklacıyı fark ettiğinde, yani kuklaların gerçek olmadığını, onları konuşturanın bir adam olduğunu anladığında dönüp gidiyor. Zaten bavulunu almış, âşık olduğu karnaval sahibinin evli olduğunu öğrenince oradan ayrılmaya karar vermişti. Fakat o giderken arkasından seslenen kuklaları duyup onlarla vedalaştı. Bu veda esnasında da kuklacıyı fark etmiş oldu. Bavulunu alıp tekrar yola koyulan Lili arkasına dönüp bakmadan gidiyordu. Sezai Karakoç’un lirizmi ise burada diyor ki “hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin” Lili’nin gidişi umutların neşelerin ölüşü, o şen şakrak kuşların susuşu kayboluşu…
Son bölümde Lili’nin yolda hakikati bir rüya ile anlamasını, yani kuklacıyı sevdiğini fark etmesini ve geri dönüşünü şiirleştiriyor Sezai Karakoç. Fakat yine bize ait bir söyleyişle biter şiir “Ben konuşmasını bilmem Lili” velhasıl bizim Lilimiz dönmedi bize vesselam.