Önceki yazımızda iki satırla geçiştirdiğimiz, gerçekte ülkemiz ve milletimiz için “hayâtî” ehemmiyeti hâiz eğitim meselesi üzerinde biraz duralım ve lütfen “ârife bir işaret yeter” kabilinden yazdıklarımız üzerinde hep birlikte düşünelim:
Eğitim, bana göre bir ülkeye binlerce kilometre otoban ve düzinelerle Boğaziçi köprüsü yapmaktan, denizin altından yol geçirmekten çok daha ehemmiyetli bir konudur. Ülkenin varlığı, istiklâli, huzuru, refahı, geleceği ile doğrudan ilgilidir. Zira o ülkenin can damarı olan çocukların ve gençlerin yetiştirilmesi mevzubahistir. Peki, ciğerpârelerimiz olan yavrularımız nasıl yetişiyor? 90 sene boyunca nasıl yetişti? Eğitimde kimlerin sözü geçti? Geliniz satırbaşlarıyla bu soruların cevabını bulmaya çalışalım.
1924’ten 1950’ye kadar ülkemizde Tek Parti-Tek Şef idaresi vardı. Eğitime gelince; Yakın Tarih Ansiklopedisini hazırlarken, “Neler Okuttular?” konusunu ben kaleme aldım. O devrede ilkokul, ortaokul ve liselerde okutulan bütün ders kitaplarını inceledim. Muhterem Yavuz Bülent Bakiler’in bir televizyon programında açıkladığı gibi, o kitaplarda Allah-u Teâlâ inkâr ediliyor, Peygamber Efendimiz (asm) hakkında hakâretâmiz ifadeler kullanılıyor, Darwin nazariyesi işleniyordu. İslâmiyet’in “İ”si yoktu. Üstelik İmanın ve İslâm’ın bütün esasları zihinlerden silinmeye çalışılıyordu. İsmet İnönü’nün “Millî Şef” olduğu (Yani hem CHP Genel Başkanı, hem Cumhurbaşkanı olduğu) devrede, eğitimde Amerikalıların devreye girdiğini görmekteyiz. 1946 ve 1947’de eğitimle ilgili görüşmeler devam etti ve 27 Aralık 1949’da bir antlaşma imzalandı. Amerikalıların hazırladığı anlaşma metnine ülkemizin idarecileri tek kelime ile müdahale etmediler ve bu anlaşmayı imzaladılar. Anlaşmaya göre; Türkiye’deki eğitimin müfredatını bundan böyle 8 kişilik “Fulbright Eğitim Komisyonu” hazırlayacaktı. 8 kişilik bu komisyonun 4’ü Amerikalı, 4’ü Türkiye’den olacaktı. Bir konuda 4’e karşı 4 görüş ortaya çıktığında Amerikan Büyükelçisinin reyi belirleyici rol oynayacaktı. Tuhaftır, yaklaşık 67 yıldır hiçbir hükümet bu anlaşmayı feshetmedi ve el’an çalışmaya devam etmektedir. Üstelik bu bilgi “sır” da değildir. Bir Alman yakın tarih araştırmacısı bir TV programında bu konuyu uzun uzadıya dile getirmişti. Prof. Oktay Sinanoğlu, TV’de ve gazetelerde bağıra bağıra bu konunun üzerinde durmuştu. Hatırlayacaksınız, Adnan Öksüz kardeşim de defalarca yazdı.
Bu eğitim modelinin “sömürge ruhlu” insan yetiştirdiğini, bunun çok berbat bir durum olduğunu, kafaların, ruhların bu sömürge ruhlu insan yetiştiren eğitimden kurtarılması halinde ülkenin bütün problemlerinin çözüleceğini söyleyen Sinanoğlu, hülasa olarak şu çarpıcı görüşleri dile getirmekteydi: “Bakınız Fransızlar Cezayir’de bir milyondan fazla Müslümanı öldürdü. Sonradan Cezayir sözde bağımsız oldu. Ancak eğitimde Arapçayı kaldırıp eğitim dili olarak Fransızcayı koydular. En kötüsü odur. Sömürge ruhlu olmak! İşte ondan sonra öyle oldu. Türkiye’de de 60 yıldır bu yapılmaktadır. İnönü, Amerikalılarla yaptığı gizli anlaşmalarda bir kelimesine bile itiraz etmeden imzayı basmış. Bunlar arasında bence en önemlisi, eğitimin tamamen Amerikalılara teslim edilmiş olmasıdır. Dünyada en berbat orta eğitim -sıfırın altında eksi 200- Amerika’dadır. Bizde de öyle oldu. ‘Güle güle Co!’ diye bunları sepetlemek lazım. Korkmayın bir şey olmaz. Bunları rahatça söyleyebilirsiniz. Söyleyemiyorsanız, ben söylerim.” (Bu açık sözlü ilim adamının konuşmalarını ve beyanatlarını internetten bulabilirsiniz)
Ülkemizdeki Hıristiyan ve Yahudi azınlık, kendi çocuklarına anaokulundan itibaren dinlerini ve kendi kültürlerini öğretebilirken, nüfusun yüzde 99’u niçin İslâmiyet’i hakkıyla öğretemiyor? Niçin ders kitaplarında Allahu Azimüşşan’dan bahsedilmiyor? Niçin maarife Kur’an ve Hadis hâkim olmuyor? Bu müfredatla, bu yapıyla nasıl bir nesil yetiştiriliyor? İşte asıl sorulması gereken sorular bunlar olmalıyken, bizler, değirmen sele gitmişken buna bakmayıp şakşakısını arayanlar gibi; “yok müfredat şöyle, yok ders kitaplarının şekli böyle!” diyoruz.