Çocuklarımız bizlerin yarınları, umudumuz. Eğitim öğretim hayatları boyunca çok şey öğreniyorlar. Geometriden psikolojiye, sosyolojiden astronomiye kadar pek çok bilgi, dağarcıklarına giriyor çocuklarımızın. Bunların bir kısmı hayatlarında sürekli kullandıkları bilgi olurken büyük bir çoğunluğu ise bir daha kullanılmıyor.

Bu kadar geniş bir müfredat içerisinde pek değinilmeyen konular de var elbette. Bence çocuklarımıza öğretilmesi gereken en önemli konulardan birisi de israf nedir ve müsrif kimdir konusudur. İsraf gereksiz yere harcamak, savurganlık olarak tanımlanıyor sözlüklerde. Müsrif de saçıp savuran, gereksiz harcama yapan kişi demek.

Şöyle bir düşünelim bakalım şu ana kadar hayatımızda neleri israf etmiş, nelerde tutumlu olmuşuz. En önemli sermayemiz olan ömrümüzü, vaktimizi nerelerde geçirmişiz? Para kazanmak için deliler gibi çalışırken o kazandığımız paraları nerelerde harcamışız? Eşimiz, dostumuz, çoluk çocuğumuzun israf hususunda ne kadar bilgisi var ve biz onlara nasıl örnek olmuşuz? Hadi okulda çocuklarımız israf konusunda gerekli eğitimi alamadılar. Peki, ya anne babalar olarak çocuklarımıza bu konuyu yeteri kadar anlatabildik mi?

Evinizin mutfağına giderek kap kacağın bulunduğu dolapları şöyle bir karıştırın bakalım neler göreceksiniz? Evlenirken lazım olur diye aldığınız ama şimdiye değin sadece alırken gördüğünüz neler var oralarda? Gelinin çeyiziyle gelen ama sadece evlenme aşamasında eve konu komşu görsün için serilen fakat bir daha göremediğiniz nice eşya vardır mutlaka bir köşede unutulan. Yazık değil mi onca paraya! Bir daha kullanmayacağınızı bile bile onca şeye para harcanmış.

Eskiden oda, oda kiralanırmış evler. İnsanların bir döşeği bir de günlük kap kacaklarını koydukları tel dolapları varmış. Başını sokacak bir yer bulduğunda kendilerini şanslı hissederlermiş. Bir göz odada ömür tüketen o insanlar şimdi bizim ninelerimiz, dedelerimiz. Oturduğunuz evi göz önüne getirin bir de dedenizin yaşadığı o tek göz odayı düşünün. İçiniz daraldı değil mi? Oysa şimdi geniş, daha geniş evler peşinde koşuyor insanlar. Ev genişledikçe eşyalar da çoğalmaya başlıyor haliyle. O çok para vererek aldığını köşe koltuk takımına, kanepeye en son ne zaman oturduğunuzu bir düşünün bakalım. Hani misafir gelir diye hanımınızın oturmanıza bile müsaade etmediği koltukları. Ya da misafir odası, yatak odası, çocuk odası gibi pek çok odaya yatırdığınız onca parayı aklınıza getirin hele bir. Onların ödemesini yapabilmek için kim bilir kaç yıl taksit ödemiş belki de eşinize, çocuklarınıza vakit ayıramamıştınız çalışmaktan. Oysaki evlilik bir fert için en güzel olaylardan biridir değil mi? O halde neden o anda ihtiyacımız olmayan pek çok eşyaya tonla para ödeyerek mutlu geçirmeniz gereken zamanları kâbusa çevirdik ki? Bir de elbise dolaplarına bakıverin. Hani sizin, eşinizin, çocuklarınızın giyecek bir şeyleri kalmadığını düşündüğünüz zamanlarda olsun bu üstelik! Ayakkabısı olmadığını, elbisesi kalmadığını, çanta alması gerektiğini söylediklerinde açın dolapları bakın bakalım kaç tane ayakkabı, kaç tane elbise, kaç tane çanta bulacaksınız. Onlarca çift ayakkabısı, ayakkabıdan daha fazla sayıda giyeceği, çantası olup da hiçbir şeyi olmadığı şeklinde serzenişte bulunan gençlere siz de rast geldiniz değil mi?

Bu konuya nereden mi geldim? Geçen ben de şöyle bir karıştırayım dedim mutfak dolaplarını. Daha doğrusu bir şey ararken rastladım onca şeye. Tabaklar, çatal bıçak takımları, bardaklar, tencereler, tavalar… Pek çoğunun ne zaman alındığını ya da ne zaman eve girdiğini hatırlayamadım bile. Başka bir zaman kızını evlendiren bir arkadaşımın serzenişlerine şahit oldum. Çeyiz hazırlamıştı haliyle ve oldukça da dertliydi. Gümüş çatal bıçak takımları, porselen yemek takımları, yatak odası filan derken oldukça masrafa girmiş. “Ne gerek var bunca şeye! Pek çoğunu zaten kullanmayacaklar ki! Ne diye beni bir iki yıl borca soktu?” diyordu. Haklıydı! Şimdi almasaydı bu kadar dert edecekti madem diye düşündüğünüzü tahmin ediyorum. Ben de öyle düşündüm ve neden aldığını sordum. “Kızıma laf dinletemedim ki. Gönlü kırılmasın istedim. Baba milletin var benim neden olmasın deyince aldık işte” dedi bana. Sakın cahil filan sanmayın ha çok iyi bir üniversiteden mezun dindar birisi kızımız.

İşte bu yazının yazılmasındaki ana gayeyi anladınız sanırım. Şimdi yazının başındaki cümleleri bir kez daha okuyun hani ikinci paragrafta yazdıklarımı. Millet ne der diye endişe ediyoruz da Allah ne der diye neden düşünmüyoruz? Ve bir daha düşünün bizler, çocuklarımız israfın ne, müsrifin kim olduğunu biliyor muyuz diye…

Minik bir tebessüm

Geç keşfedilmiş

Öğretmen küçük Temel’e sormuş:

* Söyle bakalım Temel. Amerika’da saatler Avrupa’ya göre neden 5 saat geridir?

Temel düşünmüş, düşünmüş daha sonra cevabını vermiş:

* Amerika daha geç keşfedildi de ondan öğretmenim.

İlgilisine notlar:

* “Ne kadar iyi bir insan olduğunun pek önemi yok. Nasıl olsa ilk hatanda en kötü insan sen olacaksın” Charles Bukowski

* Çocuklarını gözlerinin bozulmasından korkup televizyona yakından baktırmayan anneler keşke televizyon yüzünden ahlaklarının bozulmaması için de böyle hassas davransalardı.

* “Kibir ve inat bir kişinin önce kendini mükemmel görmesini sağlar sonra da sonunu getirir” Lev Nikolayevich Tolstoy

* “Gece uyumayan insanların gündüze sığmayan acıları vardır.”