Ekonomiye ilişkin tartışmaların kısa vadeye odaklanarak faizlerin düzeyi üzerinde yoğunlaşması belirsizlik ve kırılganlığın artmaya devam ettiği anlamındadır. Bir hafta önce Londra’da uluslararası yatırımcılara yönelik konuşmasında Merkez Bankası Başkanı para politikasının sıkı tutulacağını söylüyor; fakat Başbakan’ın faizlerin acilen düşürülmesi gerektiği söyleminin ardından Kayseri’de bu yöndeki fırsatların değerlendirileceğini ima ediyor. Yatırımcıların değerlendirileceğini ima ediyor. Yatırımcılar da faizlerin düşeceğine sevinmek ile keyfiyet artışına endişe etmek arasında bocalıyor; yabancı yorumcuların bir kısmı söz konusu durumu skandal olarak tanımlar iken bazıları gevşeme yönlü yaklaşımın isabetli olduğunu söyleyebiliyor. Hal böyle olunca kimin haklı veya kimin haksız olduğunu anlamak zorlaşıyor.
Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar durgunluğa ve enflasyon artışına tahammülsüz olduğu için bu tuhaf durum hareket yeteneğimizi daraltıyor; doğal olarak en azından bazı kesimlerin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi zora giriyor. Türkiye, olabildiğince seri bir şekilde cari açığını aşağı çekmek zorunda ve bunu görmezden gelen baskılar sorunları ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayabilir. Durum böyle olunca faizlerin düşmesini talep edenlere sormak gerekiyor: İç talebin artmasını mı istiyorlar yoksa sadece risklerini azaltmak adına daha uygun maliyetli finansman mı arıyorlar Bu aşamada iç talepte yaşanacak artışın cari açığı büyüterek, riskleri azaltma amacının ise döviz kurlarını yükselterek kırılganlığı azaltacağını, evdeki hesapların çarşıya uymayacağını bilmek gerekiyor.
İş dünyasının, dış finansman kalitesi yükselir ve hacmi genişler ise faizlerin gerileyeceği ve kredilerin bollaşabileceğini anlaması ve hesabını buna göre yapması gerekiyor. Fakat bu olasılığın giderek azalıyor olması kırılganlığı arttırıyor, sıkıntı artar iken imdat çağrıları büyüyor. Dış finansman kalitesi düşüp hacmi geriledikçe döviz kuru ve faizler yükseliyor, kredi hacmi artmıyor ve beklentiler bozuluyor; dış koşulları dikkate almadan faizleri düşürmeye çalışmanın felakete dönüşme ihtimali artıyor. Eğer durumun farkında iseniz Merkez Bankası Başkanı’nın Londra konuşmasındaki söylemlerini kolay olmasa bile anlayışla karşılayabilirsiniz; fakat Başbakanın faiz düşürme telkini sonrasındaki ifade değişikliğini görünce “eyvah” diyebilmeniz gerekiyor!..
Bugünün çok sorunlu ve anormal ortamında Türkiye’nin önceliği cari açığı hızla aşağı çekmek olmalıdır. Bu durum ekonominin durgunlaşmaya devam etmesini enflasyon ve işsizliğin artış eğilimini sürdürmesini kabul etmeyi gerektiriyor. Özetle söylemek gerekirse geçmişte yapılan hataların, başta cari açığın hesapsızca büyümesine izin vermenin diyetini ödeme zamanı gelmiştir; daha fazla ötelemeye çalışmanın bedeli tahammül sınırlarının çok üzerinde olabilir. Dış koşullar bu yanlış tercihlerle devam etmeye izin vermeyecek gibi görünüyor. Başbakanın faizlerin geriletilmesi yönünde tavır koyması geçmişte yapılan yanlışları inkar ettiği, o yanlışlara gittiği yere kadar devam etme niyetinde olduğu anlamındadır.
Geçmişte düşük kur ve faiz net yabancı sermaye girişi sayesinde mümkün olabilmiş, üreten kesimler cezalandırılır iken inşaat başta olmak üzere hizmet sektörü bu durumdan fazlası ile yararlanmıştır. Bu devir geride kalmıştır, aşırılıklar tam aksi eğilimleri zorlamaya başlamıştır. Yüksek kur ve faiz hesapsız büyüyen iş kollarında çok ciddi tahribat yaratarak tüm ekonomiyi olumsuz yönde etkileyecektir; sosyal ve siyasi dengelerin de bu durumdan etkilenmesi kaçınılmazdır. Yapay bir şekilde faizleri gerileterek günü kurtarmak, eski kötü alışkanlıkları sürdürmeye çalışmak veya bedel ödemekten kaçınmak olası değildir.
Bugün kafa karışıklığı şeklindeki çelişkiler, aslında hazımsızlıktan gerçekleri kabullenememekten kaynaklanmaktadır. İktidardaki siyasi iradenin ömrünü uzatmak pahasına ülkenin geleceğini karartmak çözüm değildir...