Yusuf Kaplan ı bilirsiniz. Sözünü esirgemez, hatır için
konuşmaz, fikr ettikleri her zaman ifade ettiklerinden derin bir yazardır o.
Celallenmesi savunduğu hakikate olan bağlılığındandır. Dünyada ve ülke sathında
iyi gitmeyen durumlar karşısında kaleminin ucunu sivriltmekten çekinmez.
Gazetedeki yazılarını okuduğunuzda kimi zaman onun elindeki kalemi öfke ve
hiddetinden fırlatıp attığına bile ihtimal verebilirsiniz.
Sizi bilmem, ama ben samimiyeti burnundan soluyan
yazarları severim.
Siz de benim gibi yazı ile birlikte yazarı da
okuyanlardansanız ne demek istediğimi eminim daha iyi anlayacaksınızdır.
Yazı kendini ikna etmeye okuyucuyu zorlamamalıdır. Zira
bu tamamen yazarın samimiyet ve hüneriyle ilgili bir durumdur. Yusuf Kaplan ın
köşesinde yazdığı yazılara baktığımızda büyük çoğunluğu millet olarak
geçirdiğimiz medeniyet buhranının tezahürleriyle ilgilidir. Bu buhrandan en çok
etkilenen de hiç kuşkusuz gençlerdir.
Gençleri çok çabuk gözden çıkarıyoruz. Gençleri
koltuğunun altına alacak ne yetişkinlerimiz ne de ihtiyarlarımız kaldı.
Son yazdığı yazıların birinde yine çığlık tonunda aynı
uyarıyı yaptı Yusuf Kaplan: Genç Kuşakları Kurşuna Diziyoruz, Farkında
mısınız başlıklı yazısında gençlerin İslam la ilgisini kesen üç unsurun
altını çiziyor: Eğitim, medya, kültür. Kaplan, vicdanının erken uyarı sistemini
devreye sokarak 10 yıl içinde gelecek yüzyılın tohumlarını ekemezsek, her
şeyimizi kaybedeceğiz. uyarısında bulunuyor. Liseli gençliğin hızla bonzai,
alkol ve sigara bağımlısı haline geldiğini çok ciddi bir problem olarak kabul
edersek genç kuşakların nasıl bir anafora doğru sürüklendiğini kestirmekte
zorluk çekmeyiz. Medeniyet buhranı ve
kültürel erozyon sadece gençleri etkileyen unsurlar değil elbette. Gençlerden
bile daha çok yaşı kemale ermiş olanlarımız bu savrulmayı yaşıyor.
Doksanlı ve 2000 li yıllar kuşağı teklife muhatap olmamış
kuşaktır, dersek sanırım abartmış olmayız. Bu çocukların ve gençlerin önüne
başarı , haz ve kariyer gibi acıkınca yiyebilecekleri putların dışında ne
koyduk ki onlardan kurucu figürlerimizi, kendi gök kubbemizi tanımalarını bekliyoruz.
Okulun sonuçları itibariyle (diploma) bu denli kutsandığı
bir döneme şahitlik etmiş midir bu millet bilmiyorum.
Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla
Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî,
Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi isimlerini gençler bilmiyor da gençleri eğiten
öğretmenler biliyorlar mı acaba Liseleri geziniz, duvarlara asılan çerçeve
portreler arasında ne Gazali yi bulabileceksiniz ne Molla Gürani yi. Hele hele
günümüzün yaşayan değerlerinden ya da yakın geçmişimizin sembol isimlerinden
hiçbirine rastlayamayacaksınız.
Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cemil Meriç, Sabahattin Ali,
Oğuz Atay, Cahit Zarifoğlu gibi isimleri okullarının duvarlarına çerçeveleyen
idarecileri varsa şayet ödüllendirmek lazımdır. Heyhat! Gençleri yüz metre
koşusuna hazırlamaktan maratoncu yapmaya fırsat bulamadık. Fırsat bulduğumuz
zaman da ufkumuz yetmedi.
Medya konusunda şikâyet etmeye hiç hakkımız yok. Zira
her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor. Sözüm ona İslami hassasiyeti olan
kitleleri temsil ettiğini söyleyen çok sayıda televizyon kanalı ve gazete var.
Bu yazılı ve görüntülü medyayı okul olarak kabul edersek, kitlelere
yansıttıkları muhtevayı da müfredat sayabiliriz. Hatırı sayılır reyting ve tiraja
sahip bu gazete ve televizyonlardan mezun olan, yetişen gençler bugün kendi
değerlerine yabancılaşmış şekilde ortalıkta dolaşıyorsa kabahati bu işin
mutfağında, aşçısında ya da kullanılan malzemede aramak lazımdır. Kem âlatla
kemalat olmuyormuş demek ki.
Dejenerasyonun kültür ayağına gelince, insanın hangi
kültür diye sorası, hatta duvarı yumruklayası geliyor. Bugün dünün kültürsüz
atmosferinin devamını ve tekrarını teneffüs ediyor kuşaklar. Kültür yok Cemil
Meriç in ifadesiyle karşıt kültür ya da kültürsüzlük var.
Hâlâ bir kültürümüz, medeniyet hamulemiz olsaydı
gençlerimize sunacağımız bir teklifimiz de olurdu elbet.