BİZİM güzel dinimizin temel esaslarından biri de sılâ-i rahim’dir. Sılâ-i rahîm, yalnızca akrabalara şâmil bir tâbir değildir. Bütün dostları, ahbapları, Mü’min kardeşleri içine alır. Birbirini Allah için sevenler, Haşir Meydanı’nda Arş-ı ‘Âlâ’nın gölgesi altında olacaklardır.

Pek çok âyet-i kerimenin emri ve pek çok hadis-i şeriflerin irşadıyla, akrabalarla ve dostlarla münasebete çok ehemmiyet vermekteyim. Benim ahbaplarımın ekseriyeti İstanbul’da. 33 sene yaşadığım bu şehirde hayli dostum var. Bu bakımdan “memleketimde” olmama rağmen, zaman zaman “dâussılâ hastalığına” müptelâ olmaktayım. Böyle zamanlarda, beni yakından tanıyan ev halkı, bu durumumu anlıyor ve “Senin İstanbul’a gitme vaktin geldi!” diyorlar. Tam da böyle bir demde, gazetemizden dâvet aldım. “Millî Medya Gecesi”ne dâvet ediliyorduk. Bundan âlâ fırsat mı olur! Hemen hazırlıkları yaptım ve yola çıktım. Hem dostları görecek, hem kütüphanelerde araştırmalarımı yapacaktım. Elhamdülillah bu defaki İstanbul seyahati de çok bereketli geçti.

Millî Medya gecesi, İstanbul’un en büyük kapalı salonlarından birinde yapıldı. Muhteşem bir atmosfer vardı. Salona gitmeden önce gazeteye uğradım. Gazetenin fedakâr, cefakâr emektarlarıyla selamlaştık. Ömer Yüksel Özek Bey’in odasında kadîm dost Necdet Kutsal Bey’le karşılaştık. Bu iki değerli dost da İslâmî ilimler tahsili için yazmaya ara vermek istediğimde, yazılarımı devam ettirmem için ısrar etmişlerdi. Ancak ben bir koltukta iki karpuzu taşıyamayacağımı bildiğimden, çok sevdiğim bu köşe yazısı yazma görevine ara verdim. O anları bir kere daha yâd ettik. Adnan Öksüz kardeşimle birlikte salona gittik. Orada pek çok dostla görüştük. Reşat Nuri Erol ve Bayram Öz’le teşehhüt miktarı hasbuhal ettik. Gecenin atmosferi tek kelimeyle muhteşemdi. Ömer Yüksel Özek, Mustafa Kurdaş, Dr. Abdullah Sevim ve Temel Karamollaoğlu, az, öz ve ümid veren konuşmalar yaptılar. Gecenin takdimini yapan Bilali Yıldırım ve Selim Akduman ile marşlarıyla geceye şevk katan Ammar Acarlıoğlu’nu da tebrik ederim.

Bir gün sonra gazeteyi ziyaretimizde Mustafa Kurdaş, Abdullah Aydındemir ve Ertuğrul Köse Beylerle yine teşehhüt miktarı sohbet ettik. Ertesi günü TV5’te canlı programa katıldık.

Başta da dediğimiz gibi İstanbul ziyaretimiz dolu dolu geçti. 41 yıllık dört dostumuzla iki yemekli programımız oldu. Tahir kardeşimin hazırladığı yemekler eşliğinde tatlı sohbetlerimiz oldu. Aslında yemek işin bahanesi. “Gönül ne kahve ister, ne kahvehâne, gönül sohbet ister kahve bahane” misali… Yemek te bahane… Dostlarla yenilen kuru ekmek, soğanın bile lezzeti başka…

Beyazıt’taki Devlet Kütüphanesi’ne, Kâğıthane’deki Başbakanlık Arşivi’ne, Süleymaniye’deki İstanbul Müftülüğündeki Arşivde araştırmalar yaptım. Bu üç müessesenin çalışanlarına teşekkür ederim. Çok yardımcı oldular. Başbakanlık Arşivinin yayınladığı değerli eserli gördüm ve ilgilileri tebrik ettim.

Üç sene ders aldığım Abdülmennan Özmen Hocamı, Sultanahmet Camii’nde tercümanlık yapan hac arkadaşım Ali İnal hocayı, kitaplarımı yayınlayan Türdav ve Tuğra yayınevlerinin değerli idarecilerini ziyaret ettim. Belediye otobüsünde İmam Hatip arkadaşım Mehmet Ali Bulut’u görmüştüm. Birlikte mesai yaptığımız ve on kitabımın kapaklarını hazırlamış olan Gürbüz Azak Bey’in Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’ndeki sohbetinde kadim dost Mehmet Nuri Yardım ve İsmail Fatih Ceylan Beyleri gördüm. Maşallah, tek başına bir kültür merkezi gibi çalışan Mehmet Nuri Yardım Bey’le sohbetimiz yarım kalmıştı. Ertesi günü Devlet kütüphanesindeki çalışmamdan sonra kendilerini Damla (Mihrabad) Yayınevinde ziyaret ettim. Orada yine kadim dostlardan Yener Turan Bey’i gördüm. Bu kısa ziyaretimizden güzel bir sohbet ve pek değerli eserleri ( Mehmet Nuri Yardım’ın “Ziya Osman Saba Sevgisi”, Gürbüz Azak’ın “Deli Yusuf” ve “ İsyanlar” kitaplarını) hediye olarak alarak ayrıldım. Bir İstanbul seyahati böyle bitti. Aklım, göremediğim dostlarda kaldı. Allah nasip ederse, bir dahaki gelişe… “Gel gidelim dosta gönül!” der, yine gideriz inşeAllah…