Bir gün gelmiş yıllarca, çöllerde, dağlarda, derelerde ve her yerde “Leylaaa” diye dolaşan, adı deliye (Mecnun’a) çıkan Mecnun’a Leyla, gelivermiş ve “Ben geldim” demiş.
Mecnun, “Sen kimsin” demiş.
Leyla, “Ben yıllardır adını dilinden düşürmediğin Leyla’yım” demiş.
Mecnun, “Ben Mevlaaa, Mevlaaa diyordum, diyorum ve diyeceğim. Sen yanlış anlamışsın” demiş.
Bu Fuzuli’nin ve daha başkalarının anlattıklarındandır.
Yaşanmış mı, yaşanmamış mı orası önemli değil.
Hepimiz, buna benzer şeyleri yaşıyoruz da, balığın su içerisinde iken suyun varlığından haberinin olmaması gibi bir şey.
En çok istediğiniz şeye bir gün kavuşanlar olur, kavuşamayanlar olur.
Kavuşanların hayatı Mecnun’a benzer.
Çok sevdiği paraya kavuşmuş ama doktor, hastalığı nedeniyle adamın bütün haz alma yollarını kapatmış.
Yoluna hayatının en değerli zamanlarını harcadığı sıhhatten uzak kalıyor.
Altın tabak içinde bir tane Brüksel lahanası yemek zorunda kalıyor.
En çok istediği makama ulaşınca, üstünde tepinen bir makamın zırıltısından rahatsız olmaya başlıyor.
Şöhret uğruna makamını, servetini, harcayan adam, şöhret büyüdükçe çevrenin daraldığını, bunalım geçirirken farkına varıyor ve “Keşke şöhreti tanımaz olsaydım” demeye başlıyor.
Bu dünyada istediğiniz, istemediğiniz, kavuştuğunuz, kavuşamadığınız her şeyin ortak tarafı, sizin ömrünüzü törpülemiş olmalarıdır.
Tembellik veya çalışkanlıkla ettiklerimizin karşılığı olarak, dünyada bir saniyesini parayla satın alamayacağımız ömür sermayesinden harcıyoruz.
Onun için, biz sayılı ömür sermayemizi, sevdiklerimizi, hoşlandıklarımızı, arzu ettiklerimizi, istediklerimizin hepsini bize lütfeden Rabbimizi, Leyla’mızdan, şanımızdan, şöhretimizden, servetimizden, makamımızdan daha fazla sevmeye çalışalım.
“Eee seviyoruz” der gibisiniz.
İmtihana hazır olunuz.
En sevdiğiniz bir siyasi liderinizden, “Filan gün, saat filanda, filan şehirde, filan odada, baş başa görüşmek istiyorum” dese,
En sevdiğiniz makama kavuşmak üzere davet edilseniz,
Şöhretin son basamağına adım attığınız size duyurulsa,
Gibi dünya nimetlerine kavuşma sevincinin derecesini ölçme aleti olsa hangisinin rakamı yüksek olur?
Her kişiye göre değişir ama her kişiyi yaratan Rabbimiz, o istediklerimizi yaratan Rabbimiz, sevmeyi ve sevilenleri yaratan Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’inde 21 kere, “Ey insanlar!” diye, 7 kere, “Ey Adem oğlu!” diye bize davetiye çıkarıyor.
Beyyine süresinde, Allah’ın bizden razı olacağı, bizim Allah’tan razı olacağımız şeyi bize haber verdiği halde, sevincimiz yok demeyeyim, her Müslüman Rabbimizi sever ama bazılarında dünyalık sevgisinin derecesi biraz hastalık seviyesizliğine düşmüş gibi.
Belki bana göredir.
Rabbimiz buyurur:
“Şüphesiz iman edip, amel-i salih işleyenler, işte onlar yaratılanların en hayırlısı/iyisidirler.
Onların Rableri katındaki mükâfatı, altından ırmaklar akan adn cennetleridir. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da ondan razı olmuşlardır. İşte bu (mükâfat), Rabbinden korkanlar içindir.” (Beyyine süresi ayet 98/7-8)
Allah’ın davetini, unutmamamız, gaflete düşmememiz, mazeret üretmememiz için günde beş vakitte müezzinler, dünyanın her tarafında “Haydiiin, kurtuluşaaa” diye ezan okurlar.
Sabah namazından sonra öğle namazına daveti hasretle beklemek sevap, ikindiyi, akşamı ve yatsı namazlarını bekleyenler kurtuluşa ererler.