Tarihin gerçeği ile gerçeğin tarihi arasında fark vardır. Birincisi olmuş bitmiş geçmiş bir zaman aralığında donuk düzlemken ikincisi hâlihazırdaki olanın gelecek zamandaki alacak vaziyetidir. Tarihte olmuş gerçeklik daha sonra değiştirilemez. Oluşum anında ne olmuşsa gelecekteki vaziyeti de aynı kalır. Pozisyonu değiştirmek insanların olmasını istediğinin hayatta görüntülenmesi arzusundan doğar. Yoksa tarihte olmuş gerçekliği daha sonra değiştirme olanağı yoktur. İnsanların tarihteki gerçekliği efsaneleştirmesi ve efsaneleştirdiği mitlere sonra da kendilerinin gerçekmiş gibi inanması tarihteki gerçekliği kamulaştırmaz. Aynı şekilde gerçeğin tarih oluşunda da hâlihazırdaki yorum, inanç ve mitleştirmeden çok gerçekte gerçeğin oluş şekli tarih düzleminde yer alır. Ne, nerede, nasıl olmuşsa tarih düzleminde olduğu gibi tarihselleşir. Yani geçmiş, zaman aralığında olduğu gerçeklikle varlık bulur. İnsanların hâlihazırdaki abartmalarıyla gerçeklik değişmez. Bu anlamda geçmişin efsaneleştirilmesiyle şimdinin yorumsal abartıları arasında fark yoktur. Gerçekten ne kadar uzaklaşılırsa uzaklaşılsın gerçek kendi gerçekliğini olduğu gibi korur. Peki, insanların gerçeği değiştirme arzusunun altında ne yatmaktadır. Böyle bir arzu tarihi gerçeği doğru okumamızı sağlayabilir mi. Dahası tarihi gerçeği doğru ya da yanlış okumanın faydası veya zararı nedir. Burada doğru okumadan kasıt tarihi gerçeği olduğu gibi okuma iken yanlış okumadan kasıt ise tarihi gerçeği efsaneleştirmedir. Bunun altını özellikle çizelim.
Bir kere tarihteki gerçekliğin olduğu gibi görülmesi ders almamız için şart. Tarihteki gerçekliğin efsaneleştirilerek görülmesinin geçmişle övünmekten başka herhangi bir faydası yoktur. Ki övünsek ne yazar. Bir olaydan ders çıkarmadıktan sonra o olay övülse ne olur övülmese ne olur. Burada tarihsel faydacılığa atıf yapmıyorum ama faydasız tarihçilikten de tarihi bir dersin çıkarılamayacağını düşünüyorum. Geçmişle övünmenin kimseye bir faydası yoktur. Geçmişteki bir gerçekliği efsaneleştirmenin yani gerçeklikten çıkarıp mitleştirmenin kamusal olanağı mümkün değil. Geçmişi yüceltmekle günümüz yücelmiyor. Geçmiş yüceltilmeden ancak geçmişin yüce gerçekliklerinden ders çıkarırsak tarihi gerçekten okumuş oluruz. Ama sadece yüce gerçekliklerden ders çıkarmayacağız anmak istemediğimiz gerçekliklerden de ders çıkaracağız. Tarihin gerçeğini olduğu gibi okursak ders çıkarmamız zaten kaçınılmazdır. Ama efsaneleştirdiğimiz zaman o efsane bizi resmen ve alenen tembelliğe götürüyor. Bildiğiniz tembel bir millet olup çıkıyoruz. Atalarımız yapmış bizim bir şey yapmamıza gerek yok gibi bir durum ortaya çıkıyor. Aslında böyle olması istenmiyor ama tarihi gerçeğe mitleştirilmiş bakış bu sonucun bizzat sebebidir. Gerçeğin mitleştirilmiş hali kamulaştırılamaz. Kamulaştırılmamış mitleşmiş gerçekliğin millet hayatına bir faydası olmaz. Geçmişin görkemli zamanlarıyla avunup durmak sadece yerinde saymayı sağlar. Başka bir şey sağlamaz.
Atalarımız taaa Viyana kapılarına dayanmış deniyor, bu tamam, ama aynı atalarımız Karlofça Anlaşması’nı da imzalamıştır. Atalarımızın taaa Viyana kapılarına nasıl dayandığı gerçeğini olduğu gibi öğrenip ders çıkarmamak atalarımızı efsaneleştirmekten başka bir işe yaramaz. Nihayetinde yaramıyor. Evet, atalarımız taaa Viyana kapılarına dayanmış peki şimdi hangi kapıya dayandık önemli olan o. Viyana kapılarına dayanmayı efsaneleştirmeden kendi gerçekliği içinde okuyup ders çıkarsaydık belki de şimdi Viyana kapılarına dayanırdık! Viyana kapılarına dayandığıyla övünülen atalarımızın Karlofça Anlaşması’nı imzalamalarına ne diyeceğiz. İşte bütün mesele ne diyeceğiz, önemli olan budur. Ders çıkarılmamış tarihle övünsek ne olur övünmesek ne olur. Tarihimizle övününce hâlihazırdaki gerçeğimiz değişmiyor; bunun bilincinde olmak lazım.
Efsaneleştirilmiş tarihi gerçeklik gerçeğin tarihini efsaneleştirmez!