2012’den beri muhalif güçlerin elinde bulunan Doğu Halep’in düşmesi sonucu bundan böyle Halep’te mevcut “homojen” (mütecanis) nüfusun nasıl korunacağı hesabı yapılırken, Türkiye’nin ani bir hamleyle darboğaza ve neredeyse çıkmaza giren Halepli sivillerin tahliyesi konusunda, Rusya ve İran ile ortak bir ateşkes çalışması başlatması yerinde bir karar olmuştur.

Ancak, Rusya’nın Suriye’de daha çok müdahaleci bir politika izleyeceği beklentisi, Türkiye’nin bundan sonra bu politik gelişmelerden nasıl etkileneceği konusunu gündeme getirmektedir. Bütün bunlar, Türkiye’nin Suriye’de izleyeceği ince kıvrımlı dış politikaya bağlı olacaktır. Şüphesiz Rus Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi, yayılmacı bir eğilim peşinde olan ve eski Sovyetler Birliği’nin külleri üzerinde yeniden güçlü Rusya’yı canlandırmaya çalışan Putin’in, Suriye’de rejim yanlısı hareketle, yeniden eski mozaikleri yerli yerine oturtmaya çalışması konusunda işinin hiç de kolay olmadığı söylenebilir.

Rusya, Türkiye’nin ÖSÖ bileşkenleri ile sürdürmekte olduğu Fırat Kalkanı Harekâtı’nda, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması” ve “teröre karşı ortak tavır” çerçevesinde Türkiye ile aynı düşünceleri paylaşmakta olduğundan, Esed rejimi ile de bu konuda köprü görevi üstlenmektedir. Ancak, ABD’nin Kuzey Suriye’deki varlığı ve Rakka’ya karşı kuşatma hareketini başlatmış olması, Suriye’nin ileriye yönelik toprak bütünlüğünü tehdit eden gelişmelerdir. ABD, Kuzey Suriye’de kolonyal hükümranlık alanı oluşturarak Suriye üzerinde uzun vadede söz sahibi olmayı sürdürmeye çalışacağı bir vakıadır.

Rusya’nın bundan sonra Suriye’de, “Ahrar el Şam” (Şam’ın Fethi Cephesi) ile mücadele içerisine girmesi beklenebilir. ABD, SDF/YPG gibi yeni denge unsurlarına bakıldığında, Rusya’nın Doğu Suriye’de ve Kuzey Suriye’de etkin olması pek düşünülemez. Keza Türkiye’nin de Münbiç ve Afrin bölgeleri dışında etkin olabilmesi, şüphesiz ABD’nin seçilmiş yeni başkanı Donald Trump’ın göreve gelmesinden sonra netlik kazanabilir.

Türkiye, İran ve Rusya’nın güç birliğine girmiş olmaları, Suriye’deki istikrarın sağlanması açısından önemli hamle oluştururken, asıl ABD’nin nasıl bir politik atraksiyon göstereceği ise merak konusudur. ABD, Kuzey Suriye’de “öz yönetim” adı altında ısrarcı olması durumunda, yeni bölgesel kriz potansiyeli de hızla yayılma eğilimi gösterebilir.

Çünkü Kuzey Suriye’de sorunların çözümünden çok, Amerika ve İsrail çıkarları söz konusu olacaktır. Burada, ABD ve İsrail’in dikte edeceği çözümler ön plana çıkacaktır. İsrail, Ortadoğu’da en büyük tehlike olarak gördüğü İran’a karşı büyük bir sendrom yaşaması, Suriye’de İran nüfusunu kırabilmek adına büyük bir uğraşı içerisinde olacağı fikrini kuvvetlendirmektedir.

Amerika ve İsrail, çıkarları doğrultusunda çatısını çakmaya hazırlandıkları yeni Ortadoğu politikasının şekillenmesinde meydanı İran, Rusya ve Türkiye’ye bırakmaları gerçeklerden varestedir.

Türkiye’nin İsrail ile yapmış olduğu ittifak ve yeni ABD yönetimi ile ilişkileri geliştirme amaçlı ortaya koyacağı adımlar, Suriye’deki Amerika’nın “mefluç” politikalarına nasıl yansıyacağı doğrusu merak konusudur.

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni “Sevr” ile karşı karşıya kalmamak için Suriye’de müdahil olduklarını ve gerekli önlemleri aldıklarına dair ifadelerinin gerçekleşebilmesi için, Amerika’nın yumuşak karnını oluşturan “Kuzey Suriye”de yerlerinden oynatılan mozaiklerin yeniden yerleştirilmesi ve tüm unsurların meşru haklarının ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunduğu bir çözümü ABD ve İsrail’in de benimsemesi ve uygulaması gerekmektedir.

Amerika yönetimi, kendi lehine bir gelişme eğilimi göstermeyecek olan herhangi bir gelişmeye ikna olacağını düşünmek ise safdillik olsa gerek. Türkiye, daha diğer ülkeler müdahil olmadan “Sevr”i dikkate alıp daha erken önlem almış olsaydı, şu anda ne Fırat Kalkanı’na ne de dış güçlerin kendi çıkarlarına uygun çözümler dayatmasına gerek kalırdı.

Şu da bir gerçektir ki; Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumayı amaçlamayan sözde çözümlerin Türkiye’ye olan politik maliyetleri çok ağır olacaktır.