Cumhuriyet dönemi okullarında “kara gözlüklü felsefeciler”in
güya “felsefe yaptıklarını” sanarak, “gerici, aklı dışlayıp dini öne çıkaran
yobaz!” diye karalamalarına rağmen, asırlarca mâşerî vicdanda “hüccetü’l-İslâm”
olarak baş tacı edilmiş; ayrıca diriliğin, samimiyetin, ilmin, irfanın ve ilim
namusunun simgesi olarak var olagelmiştir.
O ne zaman aklıma gelse veya onun düşünceleri söz konusu
edilse, kitâbî anlamda yaşamanın faklı bir mâna kazandığını düşünüyorum.
Allah’ın “çalışınız” buyruğuna uyarak o, gerçekten çok çalışmış, “çalışınız”
emrini iliklerinde yaşayıp eyleme dönüştürmüş biridir.
Onun yaptıkları ve yazdıkları “çalışınız” emrinin birer
ispatıdır. Bu çalışmalarının temelini de “tebliğ” oluşturmuştur; karalayarak,
sağa sola çatarak veya sataşarak yazdıklarını çoğaltmamış, her bir yazdığı
kitap kendinden sonraki dönemlerde sapa sağlam temeller oluşturmuştur.
O, ilimde ve tefekkürde öylesine temeller atmış ki yaşadığı
dönemin akışını değiştirmiş, bu gayretleri ve ortaya koyduğu fikirler, onun
“odak” haline gelmesine vesile olmuştur. Öylesine etkilemiş ki düşünce hayatı
“ondan öncekiler” ve “ondan sonrakiler” diye iki döneme ayrılmıştır. Aslında bu
durum İstanbul’un fethi gibi bir şeydir; belki de ilim, irfan ve aksiyon
çizgisinde yıllar sonra İstanbul’un fethini de hazırlayan etkenlerden biridir.
“İlim” onunla “tefekkür” boyutu kazanmıştır. Tefekkür manevî
boyutu yani ruhu olan bir kavramdır. O, ilme ve felsefeye ruh kazandırmıştır.
İnsan hayatının maddîleşmesinin ve mekanikleşmesinin önüne geçmiştir; Allah ona
böylesine ulvî bir görev nasip etmiştir. Nasıl yüce Peygamber “Âlimler
peygamberlerin varisleridir” buyuruyorsa, o herhangi bir yalpalamaya girmeden
peygamberî görevi, peygamberin vârisliği görevini ifa etmiştir. Böylece O,
Peygamberin buyruğunun da muhatabı olmuştur.
O, “hasbî müslümanlar” tarafından her dönemde hayırla
anılmış ve eserleri her asında tazeliğini korurken kılavuz olmuştur. “Maddî” ve
manevî olarak insanlar ondan öylesine istifade etmişlerdir ki belki de kendisi,
yaşadığı dönemde bu kadar mamur ve mutlu olamamıştır. O “maddî” olanı vasıta
bilerek yüce bir görevin mübelliği olmuştur.
Bilgi isteyen ona müracaat etmiş ve istediğini almıştır,
kalbi huzur bulmak isteyen ona başvurmuş kalbinin mutmain olmasını sağlamıştır.
O “tabîbü’l-kulûb” olarak görevini her dönemde ifa etmiş ve etmeye de devam
etmektedir. O, eserlerinde tabii / fıtrî olanı hedef aldığı için bütün
insanlara akıl ve gönül ferahlığını sunmuştur. Canı sıkılan kişi, can
sıkıntısını gidermek için onun kitaplarını okumuş da okumuştur.
Sevdiklerinin “can sıkıntısı”nı gideremeyen kişiler,
sevdiklerinin canlarının sıkıntısını gidermeleri için onun kitaplarını
okumalarını salık vermişlerdir. Bunlardan en tipik olanı Nazım Hikmet’tir.
Nerede okuduğumu tam olarak hatırlayamıyorum ama “karısına” yazdığı bir
mektupta, “kalbinin huzur bulması için” İhyâ’yı okumasını tavsiye ettiğini iyi
hatırlıyorum.
O, Kur’ânî ve peygamberî hayatı öylesine özümlemiş ki “o
çizgi”nin, yaşadığı dönemde iyice belirgin hale gelmesini sağlamıştır. Aslında
o tam anlamıyla, döneminin ilim, felsefe, tasavvuf ve düşünce hayatına “format”
atmış biridir. Bütün bu alanları, aslî kimliklerine kavuşturma niyetiyle uzun
ömürlü bir “güncelleme”yi gerçekleştirmiştir.
O, ilmi de, felsefeyi de olması gereken çizgiye çekmiştir.
Onun, aklı dışladığı iftirasında bulunuyorlar. Bir düşünür âlime bundan daha
büyük iftira olamaz. O, “Mantık bilmeyenin ilmine itibar edilmez” der. Çünkü
onun en önemli malzemesi aklıdır. Akıl yoksa ilim de yoktur düşünce de! Onun
düşünce hayatında “akılsız din” olamayacağı için akıl her zaman onun
düşüncesinin merkezinde yerini alırken, gönlü de olması gereken yani lâyık
olduğu yere yükseltmiştir. “Gönülsüz bir hayat”ın anlamsızlığını gören ve bilen
düşünür, “düşünce”yi gönle “gönüldaş” eylemiştir.
Mümin insanların mâşerî vicdanlarında lâyık olduğu yeri
alırken, onu anlamayıp gaflet içinde olanların dışında, bir kesim var ki onun
ne yaptığını ve ne yapmak istediğini çok net bir şekilde gördükleri için
“düşmanlıklarını” gizlemeye bile gerek görmemişlerdir. Onu, “aklı devre dışı”
bıraktığını söylemekten tutun da, “bağnazlık” ithamına kadar işi
götürmüşlerdir. Oysa biraz insaf sahibi olan bir kişi, onun çalışma temposunu
görmesi ve takdir etmesi gerekir.
Hayatı yazmakla geçen -ki aynı zamanda müderristir- elli üç
(1058-1111) yıllık ömrünün her bir gününe düşen yazdığı sayfa sayısı
hesaplandığında şaşkınlığımızı gizleyemeyiz. Bu sebeple onun “çalışma” ve
“yazma” temposunun yüksekliği, kadir kıymet bilir insanın takdirini hak edecek
kertededir.
Maddî hayatın her türlü çilesini çekmiş, “düşünce
çileleri”nin her türlüsünü tanımaya ve anlamaya çalışmış, yılmadan usanmadan bu
çilelerin müşküllerini çözmeye gayret göstermiş bir insanın hayatı ders almak
için en büyük fırsattır. Bu çalışmalarda başka niyetler aramak, söz konusu
kişilerin “niyetlerinin karalığı”ndan başka bir şey değildir.
Gazzâlî’ye, inandığı ve savunduğu şeylerden dolayı düşman olanlarıanlıyorum da, farkında olmadan neye destek verdiklerini bilmeyenleri ve
gafletten dolayı kendilerini ona düşmanlık kulvarına dahil edenleri anlamakta
gerçekten güçlük çekiyorum. Demek ki “gaflet”te de ve “cehalet”te de sınır
yoktur. Allah rahmetini ondan eksik etmesin, inşallah!