64. Emmy ödülleri, Los Angeleste düzenlenen törenle sahiplerine geçen hafta verildi. Televizyonun Oscarları kabul edilen ödüllerde "drama" dalında "en iyi dizi" Homeland olmuş.
Dahası, 9 dalda aday olan diziye "en iyi erkek oyuncu" ve "en iyi kadın oyuncu" ödülleri de verilmiş.
Bu haberi izleyince, kendi kendime, "Hiç adını duymadığım ama ödüllerle dikkat çeken bu dizide mutlak bir yeniği var" dedim.
Haklı çıktım.
Bir kere filmin yapımcısı olan Showtime, İsrail sermayeli... Dizinin yapımcıları arasında "24 saat" dizisinde görev almış Chip Johannessen var. Yine senarist kadrosunda aynı dizide çalışmış olan Howard Gordon bulunuyor. Malum, "24 saat" dizisinde İslam alemini kızdıracak bir takım sahneler işlenmiş ve büyük tepki çekmişti. Yetmemiş, Türkleri de terörist olarak lanse etmişlerdi.
İsrail yapımı olan bu dizinin herhalde "çok masum" konuları işleyeceği düşünülemez. Dizinin ilk birkaç bölümünü izledikten sonra belli bir fikir edindim zaten.
Güya, "teröristlerce" Afganistanda hapsedimiş olan bir er, özel bir operasyonla kurtarılır. Ülkesine geri döner. Uzun yıllar kendisinden haber alınamamıştır. Kurtarılan er uzun esir hayatında fiziksel ve psikolojik olarak fazlaca yıpranmıştır. Eski hayatına alışmaya çalışırken, ondan kuşkulanan bir CIA ajanı evine yerleştirilen kameralarla izlemeye başlar.
CIA bir yanda "terörist" diye damgaladığı Ebu Naziri deşifre etmeye çalışırken, bir yandan da "psikolojisi" bozulan eri takip eder ve sonunda bir ipucu yakalar... Adam, gizlice girdiği odasında "namaz kılar!"
Dizinin ilk sahnelerinde zaten Terörizm-ABD ekseninde yoğunlaşınca, konunun "İslam karşıtı" olduğunu anlıyorsunuz.
Aslında dizi, konu itibariyle aksiyonu olmayan, ama psikolojik gerilimin hayli yüksek dozda izleyenler "yedire yedire", "İslam" eşittir "terörist" düşüncesini bilinçaltı işliyor.
Yani İsrailli yapımcılar, 11 Eylül sonrası dünyada özel önem taşıyan bir psikolojik gerilim dizisi meydana getirerek, ilgiyi arttırmak derdindeler.
Tıpkı diğer dizi ve filmlerdeki karakterler gibi.
Misal bol ödüllü(!) komedi dizisi "30 Rock"ta bir bölümünde "Rashid" adlı bir Müslüman bir ihbar sonucu FBI tarafından tutuklanır ve "terörist" muamalesi görür. Rashid, Amerikan vatandaşı olmasına rağmen, dizinin finalinde niçin "işkence" gördüğünü anlamaz bile. Dizi, "İslamafobi" üzerine mizahi bir eleştiri getiriyordu.
Yani bir yandan, "provokasyon filmi"ne tepki gösterilirken, bir yandan da Hollywood bol bol "Müslüman-terörist" filmleri üretmeye devam ediyor.
Aslında Hollywood, Müslümanları "11 Eylül" öncesi filmlerle zaten zihinleri hazırlamış bile.
Hatırlayın, Bruce Willis ve Denzel Washingtonun başrollerini paylaştığı "Kuşatma" (The Siege, 1998) filmi "İslam karşıtı" ögeler taşıyordu.
Arnold Schwarzeneggerin "Gerçek Yalanlar" (True Lies, 1994) filmi de benzer düşmanlık
üzerine kurulmuştu. Her iki film tepki çekti. Ama dinleyen kim
Demek, o zamandan beri strateji belirlenmiş yavaş yavaş zihinlere "islamofobi" düşüncesi yerleştirilmeye başlanmış. Ne zamana kadar;
"11 Eylül provokasyonu"na kadar.
11 Eylülde görkemli binalar patır patır yıkılırken, Hollywood yapımcıları çektikleri filmleri bir bir piyasaya sürmeye başlamıştı bile.
ABD askerleri Afganistan ve Irakı işgal ettikten sonra, Hollywood yapımcıları bayatlamış Vietnam konularını bir kenara bıraktı. Amerikan askeri bir kahraman(!), o ülkenin insanları ise kurtarıcısın bekleyen zavallı insanlardan oluşuyordu. Onları yöneten Müslümanlar ise senaryoya göre birer diktatör!
Baş rollerini zenci aktör Samuel L.Jackson canlandırdığı "Düşünülemeyen" (Unthinkable, 2010) filmini de sizlere hatırlatmak isterim. Geçenlerde yine bir televizyon kanalı ekrana getirdi. Hiç düşünmeden fütursuzca yayınlanan Amerikan yapımı filmler aslında bir filtreden geçirilmeli ve hakaret içeren filme özel işaretler koymalı.
Filmin konusunda bir terörist(!) -ki bu Müslüman- elinde bulundurduğu nükleer bombayı (her nasıl ele geçirmişse) ABDnin en işlek caddelerine yerleştirir (hem de tek başına... nasıl becermişse ). Bu adam aynı anda bombaları patlatarak Amerikayı cezalandıracaktır!
Ancak bu bombaların yerlerini bu adamdan başkası bilememektedir (teknolojik donanıma sahip olan ABDliler teröristi buluyor, ama her nasılsa bombayı bulmakta aciz).
Bir sorgu yargıcı (Samuel L. Jackson) ile FBI ajanı (Care An Mosse) bu bombaların yerini bulmak için ele geçirdikleri "teröristi" aşama aşama işkenceden geçirir.
Müslüman terörist(!) dayanıklıdır. Çünkü kendini güya diğer Müslümanlara ispat etmeye çalışmaktadır. Ancak işkenceye devam ederler. Tırnaklar sökülür. Parmaklar kesilir, vücuduna elektrik verilir. Yetmez, işkenceci, bazı organlarını patates gibi doğrar. Buna rağmen konuşturamaz.
İşte tam bu sırada, "düşünülemeyen" şeyi gerçekleştirir. Yani Müslüman teröristin(!) karısını getirip gözlerinin önünde boğazını keser (nüansa dikkat: öldürülen kadın başörtülüdür. Burada mesaj açık; her başörtülü kadın potansiyel teröristtir). Daha da ileri gider işkenceci: mahkumun çocuklarını işkence odasına getirir. Tam orada işkence yapacakken, adam bülbül gibi ötmeye başlar. İşkenceci tatmin olmaz. Ama işkence yanlısı olmayan "barışsever" polisler sorgulamanın yeterli olduğuna hükmeder.
Yine de bombaların yerini eksik söylemiştir. İşkenceci, "Eğer düşünelemeyen şeyi gerçekleştirseydim, bombaların yerini söylerdi" diyor. Yani çocuklarına işkence edebilmeyi "vazife" sayabilecek kadar görevine bağlı kişidir.
Film, teröriste(!) karşı işkenceyi meşru gösteriyor.
Tıpkı "Guantanamo"da olduğu gibi.
Hiçbir gerçeğe dayanmayan, aslı astarı olmayan "hayali" filmler zihinlere maalesef "Terörist Müslüman" çamuru sıçratıyor.
Konumuza dönelim: Amerika Birleşik Devletlerinin en güçlü propaganda silahı, Hollywooddur. Amerika, dünyaya söylemek istediklerini kısmen diplomatik yolla dillendirir. Net söylemek istediğini de Hollywood diliyle ifade eder.
Bu durumda biz oturup seyrine mi bakacağız
Hayır.... Genç nesil sinema sektöründa adını kalın harflerle yazdırıyor, ödüller alıyor. Bu yalanlara karşı panzehir oluşturabiliriz. Doğruları kamera diliyle aktarıp dünyaya ayna tutabiliriz.
Bu yüzden film sektöründe bizim de anlatacak çok şeyimiz olmalı ve bir an önce hazırlıklara başlamalıyız.
Aynı zamanda sinemaya gönül vermiş olanlar da "bilinçaltı" saldırılara karşı teyakkuzda olmalı ve "ferasetli" olmalı.
Malum: "Müslümanın ferasetinden korkun. Çünkü o, Allahın nuruyla bakar." (Tirmizi)