“Olmak” ile “tanımak” arasında bir ilişki bulunmakla birlikte, yapılması ve izlenmesi gereken birtakım şeyler ve bir süreç de vardır. Doğduğu anda, gözlerini dünyaya açar açmaz insan olma süreci başlar. Bunun tezahürünü, mesela, hukuk alanında somut gerçeklik olarak gözlemleriz. Ana bedeninden ayrılıp ilk nefesi aldığı anda, o insan olma yanında, bundan kaynaklanan hak ve özgürlüklere, yükümlülük ve sorumluklara da sahip sayılır. Sözgelimi, daha önce ölmüş babasından veya annesinden kalan mirasa ortak olur. İnsanın sağlığını korumakla görevli doktor ona karşı sorumluluk yüklenir. Dolayısıyla “olmak” olgusu insana bir konum, yer, statü, durum sağlar.

Ancak “olmak” konumu kendiliğinden insan olmayı sağlamaz. Bunun gerçekleşmesi için “tanıma” ya da “bilme” sürecinin başlaması, başlatılması, bu yönde çaba içine girilmesi zorunludur. Bir başka söyleyişle, bir şart olarak da değerlendirilmesi mümkün olan, “kendini bilme” aşamasına geçerek insan olma hedefine, istikametine yönelinmesi gerekir. Bu süreç, ilk nefesi almayla başladığı gibi, o nefesi son olarak vermekle tamamlanır. Ömür, hayat diyoruz bu sürece.

İşte, bu süreç içinde “tanımak” olgusunun farkına varıp amaca uygun davranılması, hareket edilmesi, bir seferlik değil, zaman içinde tekrarlanarak sürüp gider. Her insan bireyinin süreci kendine özgü nitelikler taşıdığı gibi, her bireyin içinde var olduğu grupların, toplulukların ve toplumların da yaşadıkları ve izledikleri süreçler kendilerine özgü niteliklere sahiptir. Bununla birlikte ortak ve benzer niteliklerin yanında, farklı, yerine göre aykırı ve karşıt nitelikler de söz konusudur.

Sözgelimi kendini “tanımak” bir şart olarak çeşitli toplumlarda ve kültürlerde kabul edilmiştir, ama bunun gerçekleştirilmesi ve süreci farklılık göstermiştir. Mesela eski Yunan Atina’nın “site” toplumunda Sokrates “kendini bil!” önermesi temelinde bilgi odaklı tanımladığı için “felsefe” boyutunda geliştirmiştir. Buna karşılık Hindu topluluklarının büyük çoğunluğunda, diğer bireylerden başlayarak toplumu terk edip tek başına ormanda yaşayabilme sınavına tabi tutulmuştur. Avrupa’da Ortaçağ Hıristiyanlığının bir dönem hâkim olan anlayış ve yorumunda, dünya hayatının mümkün olduğu ölçüde dünya nimetlerinden kendini yoksun kılma, ıstırap çekerek yaşama şeklinde anlaşılmıştır. Yoksulluk, kendiliğinden bir erdem olarak yüceltilmiştir. Yoksul ya da Dilenci Tarikatlar olarak adlandırılmıştır bunlar ki, içlerinden Fransiskenler olarak adlandırılanı genel kabul görmüştür.

İslam’ın Mekke ve Medine sınırlarını aşıp Mezopotamya ve Nil Vadisi’ne ulaşmasıyla birlikte farklı toplumlar ve kültürler ile karşılaşılmıştır. Bu karşılaşma, insandan topluma, yönetimden kurumlara kadar genişleyen farklı ve özgün oluşumlara neden olacaktır. Mesela, askeri ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olarak ortaya çıkan ve “zaviye” olarak adlandırılan yapı, toplumsal örgütlenmeyi de esinleyecektir ki, bunun dönemine göre en dikkat çekici örneğini “Bağdat” kenti temsil edecektir. Nitekim Bağdat’ın uzun bir süre, sadece askeri ve yönetim merkezi değil aynı zamanda düşünce, bilim ve sanat merkezi olarak işlev görmesi mümkün olabilmiştir. Aynı gözlemi Mısır için de düşünmek gerekir. Daha sonraki süreçte, Horasan bölgesi içinde Buhara, Semerkant, Taşkent gibi kentler aynı amaç yönünde işlevler üstleneceklerdir. Benzer gelişme, Horasan bölgesi Türkmenlerinin batıya, Anadolu’ya göçleri üzerine bütünüyle farklı özellikler taşıyarak sürecektir. Keza Balkanlar’ı da kapsayacaktır bu gelişme zaman içinde,

Bütün bu gelişmeler, oluşumlar, yerleşimler ve örgütlenmeler, yerler, şartlar, olaylar çeşitliliğine rağmen, insan ve toplumun kabul edip gerçekleştirdiği ilkeler (inanç, din) temelinde ve ölçeğinde olmuştur. Kuşkusuz, ilkelerin özüyle, onun uygulama yoluyla gerçekleştirilmesi, dönemin kavrayışı, anlayışı, yorum ve değerlendirmesi bağlamları içinde gerçekleşmiştir. Bu nokta, en azından kuramsal ve fikri düzlemde birtakım sorunların ortaya çıkması, farklı yolların ve uygulamaların söz konusu olması kaçınılmazdır. Bu da, düşünce, bilgi, bilim, dolayısıyla sanat alanlarının gelişimiyle, yenilenmesiyle, yeni yollar ve atılımların yapılıp yapılamadığıyla doğrudan bağlantılıdır. Üzerinde durulacak temel sorun bu olmalıdır. Öyleyse görünüm, hâlihazırdaki durum nedir sorusu ortada durmaktadır, denebilir.