Yazımın başlığı bizi tanımlıyor. Bir özetimiz.

Yaşadıklarımız bine bin katıyor ne yazık ki. Sağlıklı bir düşünme ortamından yoksun, duygularla yaşayan ve bunun etkisinden kurutulamayan bir millet haline döndük. Bizim gibi yaşını başını almış artık belli dönemi yaşamışların yaşadığı acılar çok.

Birbirimize zulmetmekten, kuyularımızı kazmaktan, uçurumlarımızı büyütmekten nedense haz alıyoruz. Bu bir hedonizm. Bir başka izahı yok bunun,

Bizler 1960, 1972, 1980, 1997 ve ara dönem darbelerini yaşadık. Her darbe döneminin ve sürecinin acılarla yüklü olduğunu belirtmeliyim. Hemen hepsi kanlı. Kimi doğrudan, kimi dolaylı. Bizler kendimizi bildiğimiz günden beri, elbette belli bir yerde bulunuyor olmamıza rağmen, kusurları, suçları, katliamları bir birbirimizin üzerine yıkmada mahiriz.

Tarafların bu gerilimli ortamda, iplerin ve kurguların kime, nereye ait olduğuna bakmaksızın kuklalar üzerinde değerlendirmede bulunuyor. En temel yanlışımız bu.

On yıllardır büyük bir kriz içindeyiz. Genellikle bu gibi durumlardan olumlu sonuçlar elde edilebiliyor. Önemli olan da bu gibi durumlardan iyi, güzel ve hayırlı sonuçlara yönelmektir. Ama bizde tam tersi bir durum yaşanıyor. Bırakalım olumluyu, daha olumsuz bir yola sürükleniyoruz bir bütün olarak.

Bazı dönemlerde bu suçlamalar söz konusu olunca birbirimizi, ideolojik bakışlarımız yönünde suçladık, töhmet altında tuttuk. Birbirimizi ya Moskova’ya, ya İran’a, ya Suudi Arabistan’a veya Amerika’ya postalama kolaylığına sığındık. Öfkelerimizi de bu doğrultuda büyüttükçe büyüttük. Düşmanlığı, nefret ve öfkeyi dindirmek ve sağlıklı bakmak yerine bu basitliklere sığındık. Aynı memlekette, topraklarda, köy, kasaba, il, mahalle, sokak ve apartmanlarda birlikte oturduğumuzu unuttuk veya unutuyoruz.

Hemen her dönem çok ağır geçiyor. Kimi zaman toplu kıyımlar, kimi zaman azar azar ölümleri yaşıyoruz. En kritik zamanlarda suikastlar, intiharlar yaşandığında ilk tepkim: “Eyvah!” oldu, oluyor. Çünkü sürecin ne olacağını o anda kestirmek güç.

Siyasal duygulanımlar ve bakışlar bizleri sağlıklı bir sonuca götürmüyor. Bu perspektiften bakılınca ölüm ve cinayetler üzerinde birbirimizi suçlamayı sürdürüyor, kolaya kaçıyoruz.

1960 darbesinde Adnan Menderes ve arkadaşları idam edildiğinde biz babamızı kaybetmiştik. Ağıt yakılan bir evde idik. Dokuz yaşında bir çocuktum. Evimizde babamın acısıyla birlikte Menderes’in idam edilişinin ağıdını, acısını yaşıyorduk, köylerimize henüz girmiş radyoda bu acıyı dinliyorduk. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamında da benzer acılar yaşamıştık. 1980 sonrasında Uğur Mumcu ve dönemin aydınlarının her biri suikast ile öldürüldüğünde hemen her birinde “Eyvah!” dediğimi iyi anımsıyorum. 28 Şubat döneminde toplu mezar olayı bende dehşet uyandırmıştı. Gene benzer tepkilerde bulunmuştum. Çok ağır bir dönemi yaşıyorduk, çocuklarımızla. Sonuç milletimiz için bir karabasandı.

“Arap Baharı” diye tanımlanan, aslında bir “Emperyalizm Baharı” olan bu kalkışmayı biz ısrarla “Arap Amerikan Baharı” diye tanımladık. Bölgemizi saran bu ateşten sonra dalga kapılarımıza dayanınca çok geç de olsa bir ateş dalgası içine düştüğümüzü zor da olsa fark ettik. Reyhanlı Patlaması, Gezi Parkı gerilimi, Suruç ve en son Ankara patlamaları yüreğimizi fena hâlde yaktı. “Eyvah!” demekten kendimi anlamıyorum. Yapılan tek şey birbirimizi suçlamak. Büyük servislerin yürüttüğü bu kampanyalardan bir türlü ders çıkaramıyoruz. Büyük oyunun küçük kuklaları konumundan bir türlü kurtulamıyoruz. Asıl oyuncuya bakmıyoruz. Birbirimizi suçlayarak birbirimizi öldürmeyi sürdürüyoruz, gönüllü olarak büyük güçlerin oyuncağı konumunda düşüyoruz.