BU seneki Kurban bayramının üç gününü doğduğum topraklarda (Sinop-Türkeli) geçirdim. Kurbanın toprakla temasına şahit oldum. Kentlerdeki kargaşanın hiçbirisi burada yoktu. Modern kesim tekniklerinin gösterisine tanık olmadık. Her şey geleneksel usullerle icra ediliyordu. Manevi dinamikler Anadolu’nun her köşesinde hâlâ dipdiri. Televizyonlardaki kısır din tartışmalarından yara almış tek bir insana rastlamak mümkün değil. Dini duyarlıklar tabiatın ritmine eşlik ediyor adeta. Dağ köylerine kadar ziyarette bulundum. Rastladığım bütün çeşmelerden susamayı beklemeden su içtim. Bu arada Karabük’ün Dede Yaylası mevkiinde kamp yapan bir grup liseli ve üniversiteli gencin arasına katıldık. Gençlik aşısı bize de bulaşsın diye. ‘Bu yaylanın dedeleri bile genç’ dedim, gençlere hizmet eden yüreği gümbür gümbür atan yaşlı amcaları görünce. Yolculuklarda her zaman olduğu gibi yine çıkınımı kitapla doldurmuştum. Et değil ruh dağıtmaya çıkmıştım. Geçen bayramda olduğu gibi bu bayramda satın aldığım şiir, hikâye ve deneme kitaplarını ziyaret ettiğim evlere çikolata niyetine ikram ettim. İşte onlardan bazıları.
Köyün Camii imamına: Bayram namazı sonrası bayramlaşma ve musafaha faslından sonra köy camiine yardım toplayan hocanın “boş geçmeyin muhterem cemaat, bu çorbada sizin de tuzunuz bulunsun” çağrısı üzerine yanına yaklaşıp çantamdan çıkardığım Mustafa Atabay’ın Vapur yayınlarından çıkan ‘Tuz’ kitabını takdim ettim. İmam ‘Bu ne!?’ der gibi baktı. Belli ki para çıkaracağımı umuyordu. Elinde eğretice tuttuğu kitabı nazikçe çekip alarak “durun” dedim size bir şey okuyayım buradan”. Cemaat bir yandan bozuk paraları mukavva kutunun içerisine atmaya devam ediyordu. Rastgele açtığım kitabın 21. sayfasından okumaya başladım: “imge dökülmüş bir süttür/ ve içinde bir ay vardır bardakta/ süt ondan beyaz bir ay gibi/ süt masumluğu çok güçlüdür/ bir annenin çocuğu öptüğüdür/ süt geceye döküldü/ karanlıkta bir kanama gibi/ yoğun kıvamlı/ üzüldüm, süt buz tuttu kırıldı.” İmamın yüzü yere dökülmüş bir süt gibi öylece kalakaldı.
Taşımalı sistemin köy öğretmenine: Kravatı yağlı köy öğretmeni ile kasabada bir çay ocağında rastlaşmıştık. Çayı demli içiyordu. Demli bir çay kıvamında sordu: “ Çocuklara tatil kitabı vardı eskiden, şimdi niye yok?’ ‘Çocuklar tatilde nereye gideceğini kendi seçmeli, hem de zihnini tatile çıkarmadan’ diyebildim karşılık olarak ve ilave ettim: ‘ Öğretmenler de şayet tatile çıkacaklarsa gittikleri yere kendilerini de götürsünler’. Bir imla hatasıymışım gibi baktı yüzüme doğru bir müddet öğretmen. Sorduğu soru içeresinde boğulmaması için yeni bir soru sormasına fırsat vermeden tekrar araya girdim: “ Al şu kitabı, say ki tatil kitabı, hem oku hem okut’ Elif Nuray’ın ilk kitabı “o korkunç maharet”i eline tutuşturdum. Avuçları şiirden tutuşmuş gibi alır almaz daha içine bakmadan çay sehpasına bıraktı kitabı. Sehpadan kitabı alıp rastgele bir sayfa açtım. Boş gözlerle kitaba bakan öğretmene okumaya başladım: “beklemek tütünden beterdi, bıraktım/ penceremin nuru ağaçları kestiler/ diye kar, diye boşluk, diye ağladım.” Tam kalkıp gidiyordum, bir de baktım ki arkamdan yağmur yağıyordu.
TEOG’a hazırlanan çoban Ökkeş’e: Köyün en düz yeri. Karadeniz’in sarp coğrafyasına baş kaldırmış gibi serapa uzanan meralarda davar güdüp kaval çalarken tanıştık Ökkeş’le. Bir taraftan iyi bir liseye girebilmek için hazırlık kitaplarına çalışırken diğer taraftan fırsat buldukça edebiyat, sanat ve felsefe kitapları okuyor. Yorgunluğunu kaval çalarak atıyor Ökkeş. Hedefim İstanbul Kabataş Lisesi’ni kazanmak’ diyor. “Neden olmasın?!” diyorum, gözleri parlıyor. “İlerideki ben’e mektuplar yazıyorum” diye ilave ediyor. Merak edip yazdıklarını okuyorum. On sene, yirmi sene hatta elli sene sonraki Ökkeş’e mektuplar yazıyor Ökkeş. Aslında bir şekilde umutlarını ortaya koyuyor. Çıkınımı yokluyorum. Şurada bir yerde Fatih Budak’ın “ayanfer’e mektuplar”ı olacak diye çantama yöneliyorum. Hah işte buldum! Kitabı Ökkeş’e uzatarak “sen rastgele bir yer aç” diyorum. Elli altıncı sayfayı açıyor ve başlıyor okumaya: “bir de türkü söyler toprağa/ suya ağıtlar yakar/ elinde baltası dilinde şiir/ gönül makamındaki/ bütün putları yıkar”. Geriye uzatıyor kitabı. ‘O senin’ diyorum. Seviniyor. ‘Zaten beni anlatmış’ diyor usulca. O kadar usul söylüyor ki bu sözü bir rüzgâr peşine alıp götürüyor. Ah! Diyorum, içime bir bıçak gibi saplanıyor bu ah.
Bayram hediyelerim olan diğer kitaplardan bahsetmeyi sonraya saklayayım. Bir müddet içimde demlensinler.