Hz. Hüseyin (R.A.), şehit edileceğini bile bile, Hakk’ı hâkim kılmak ve Hak davadan taviz vermemek uğruna yoluna devam etmiş ve zalimlere zerre kadar taviz vermemiştir. Kendisi, ailesi ve en sadık arkadaşlarıyla, hayatı pahasına zulme onay ve destek vermemekte onurluca direnmiştir.

Bu bakımdan, Kerbela bir misyon, Kerbela bir felsefe, Kerbela fedakârlık ve er meydanıdır. Orada Kûfe ahalisinin dehşetli ihanetini görmekteyiz. O mübarek şehidin kanı Irak topraklarını sulamıştır. Aradan asırlar geçmesine rağmen, o topraklarda dökülen kanlar henüz diyet miktarına ulaşmamıştır.

Hicretin 61. yılında vuku bulan bu elim olay, bütün Müslümanlar için büyük üzüntü sebebi olmuştur. Yürekleri dağlayan bu acı, Resûlullah  (S.A.V.) Efendimize, O’nun âline, ashabına ve ehl-i beyt-i Mustafa’ya muhabbet besleyen her müminin öteden beri ortak hüznüdür. Nitekim Alvarlı Efe Hazretleri ümmetin bu hüznüne şu dizeleriyle tercüman olmuştur:

Bu gün mâh-ı Muharrem’dir, muhibb-i hânedân ağlar.

Bu gün eyyâm-ı mâtemdir, bugün âb-ı revân ağlar.

Hüseyn-i Kerbelâ’yı elvân eden gündür.

Bu gün arş-ı muazzamda olan âli divân ağlar.

Hz. Hüseyin’in (R.A.) Kerbelâ’da siyasî amaçlar uğruna hunharca öldürülmesi Müslüman kamuoyunun vicdanında derin yaralar açmış ve ilk günlerden itibaren konuyla ilgili çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bunların başında “Maktelül-Hüseyin” adıyla yazılan eserler gelir. Hz. Hüseyin’in (R.A.) şehit edilişini anlatan bu eserler özellikle Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında önemli bir yer tutmaktadır.

Hz. Hüseyin’in (R.A.) acıklı sonu İslâm edebiyatında da başlı başına bir tür oluşturmuş ve şair ve edipler tarafından “maktel” veya “maktel-i Hüseyin” denilen mersiye ve okuma parçaları kaleme alınmıştır.

Maalesef bu elim olay siyasi bir boyut kazanmıştır. Hz. Hüseyin’in (R.A.) 10 Muharrem 61’de, 1 Ekim 680 Kerbelâ’da şehit edilmesinden sonra Şia için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin’in (R.A.) intikamını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiilerin her yıl dövünerek, kendilerine işkence yaparak tutmaya başladıkları bu matem orucu Şii-Fatımî devletinin himayesinde devlet merasimleriyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran’da gelenek halini almıştır. Esasen dinin yasakladığı bu nevi bir matem, Şiî inancın canlı tutulmasında ve mezhep bütünlüğünün sağlanmasında önemli rol oynamıştır.

Aşure’yi Şia’nın yas günü ilan etmesine karşılık Emevîler Kerbela faciasını unutturmak için bir vesile sayarak o günü adeta bir bayram kabul etmişlerdi. Hatta Fatımî Devleti’nin yıkılmasından sonra şenlikler düzenlenmiş, tatlı yiyecekler pişirilmiş ve bu konudaki bid’atların haklı gösterilmesi maksadıyla çeşitli hadisler uydurulmuştur. Önemine binaen bu elîm olayı kısaca özetliyoruz.

Kerbela faciası

Cihana doğan İslâm güneşinin üzerinden henüz üççeyrek asır bile geçmemiştir. Hâtemünnebi vefat edeli sadece yarım asır olmuştur. O nur deryasından feyz alan sahabelerin bir kısmı henüz hayattadır. Lâkin hilâfet merkezinin başında bir zalim bulunmaktadır. Müslüman bir idareci olarak ilk defa namazı terk eden ve içki içen bu Yezid, hakkı olmayan bir makamda zulmetmektedir...

Medine-i Münevvere’de bulunan birkaç sahabeden başka, istemeyerek de olsa Müslümanlar Şam’ın yeni halifesi olan Yezid’e biat ettiler.

Hz. Hüseyin (R.A.), Yezid’e biat etmeyen sahabelerdendi. Onunla beraber biat etmeyenler, Yezid’in bu işe layık olmadığını söylüyorlardı. Ne var ki onlar, biat etmedikleri gibi, bu konuda bir karşı eyleme de girişmediler.

Hz. Hüseyin’in (R.A.) tavrı ise başka oldu. O, biat etmeyişini eyleme dönüştürdü ve baba bir kardeşi Muhammed b. Hanefiyye hariç bütün aile fertlerini yanına alıp Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıktı.