“Kâğıda veya beyaz perdeye her şeyi yansıtabileceğini düşünmelisin. Kendine sansür koymaya başlarsan öldün demektir. Totaliter bir rejim altında yaşamış insanlarla konuştuğumuzda, en kötüsünün kendine sansür koymak zorunluluğu olduğunu söylerler; ‘Böyle yapmakla rejimin sözcüsü oluyorsunuz. Artık gerçek bir düşünceye sahip olmadığın noktaya ulaşana kadar kendine sansür koyuyorsun.’ derler.” Kanadalı yönetmen David Cronenberg böyle anlatmış susma, susturulma politikasını. Açık bir baskı olmadan, başkalarının hassasiyetlerine saygı göstererek, herhangi bir makamın ve yetkili kurumun engellemesi olmadığı halde, kişinin kendi çalışmalarını sansürleme veya sınıflandırması eylemi diye tanımlansa da otosansür, pekâlâ bir sindirme politikasının neticesidir. Her öfke ziyanla sonuçlanır diye düşünmek, öfke gibi bir insani hissin adamakıllı törpülenmesine, eline vurup ekmeği alınabilecek bireyler türetmeye yarar. Nitekim gelinen noktada ekmek de sebze, meyve de bilumum tüketim maddeleri de tek kişinin inisiyatifine kalmıştır. Hak aranabilecek yollar bile tutulmuş, bir müşkülü gidermek için tek kişiye yönelik maille bildirim imkânı sunulmuştur. Şikâyet varsa ancak o tek bildirim yoluyla çözüm aranabilir. İnsanlar seçimlerinin esiri, kelimelerinin dilsizi kesiliverir.

Bilindik anlamlarıyla görünürde bir sansür olmasa da otosansür kurumu tarihin her devrinde işlemiştir denebilir. Söz söyleyebilmek için gerekli müktesebat edinilmiş olsa dahi sözün sarfına yönelik cesaret bünyeleri terk ediverir. Meydan çakallara kaldığında insanlık döngüsü yepyeni bir şekle bürünür. Üstelik döngünün ritüelleri insanlıktan bir parça zannedilir. Yanlışlanmayan her çakallık meşruiyet olarak kanıksanır. Gördüğümüz, bildiğimiz, hayıflandığımız kocaman bir çakallıktan ibarettir. Susarız.  “Susulunca tutulan çetele simsiyahtır” da o siyah öç almakçasına gür ve bereketli olmayabilir! İntikam tasarımı çoğu zaman ters teper ki insanlık açısından pek de makul bir düşünce olmasa gerektir. Can yakanların canını yakma sevdasına düşmek, suç ve ceza denklemi kurmaktan öte onlarla aynı insafsızlığı taşımak gibidir. Bu sebepten olsa gerek insanlığa yönelik işlenen suçlar çoğu zaman cezasız kalmıştır. Bilumum idam ve de infaz edilenlere karşı baş müsebbip bilineni idam etmeye kalkmak gibi… Geçtiğimiz hafta Mısır’da idam edilen beş genci hangi idam, hangi ceza, hangi hüküm geri getirebilir mesela?! Hangi insaflı tutum, kınayan tavır, protesto eden eylem neye yaramıştır? Hele ülke bazında, televizyonlarda, bir konuşma arasında suçu Batılı ülkelere yıkmak suretiyle meseleyi geçiştirmek neye yaramıştır? Neymiş, Uluslararası Af Örgütü bu idamların durdurulması için müracaat etmiş, netice alamamış, adama sorarlar; sen ne yaptın, Müslüman hassasiyetini falan bir tarafa koyalım, sen bu gençlerin öldürülmemesi için neye, kime, nereye müracaat ettin, nasıl bir girişimde bulundun? Elbette bunlar sana sorulmaz, sorulamaz. Zira sen neyi temsil ettiğini henüz kendin kavrayabilmiş değilsindir. Sonra oturur, Uluslararası Af Örgütü’nün bu ülkede cezaevine konulanlar için kıyamet kopardığını iddia edip bizde idam olmadığını da gerekçe göstererek Mısır’da idam edilenlerle burada hapsedilenleri kıyaslamaya kalkarsın. Ancak amaç oradaki idamı telin değil, buradaki hapsi meşrulaştırmaktır. Birilerinin infaz edilmesi örnek gösterilerek, Batı’nın üzerine düştüğü bu topraklarda cereyan eden haksız bir uygulama böylece meşruiyet kazanmış olur. Susarız.

Evet Batı, Mısır’da işlenen cinayetler karşısında sessiz kalmıştır. Doğu çok mu bağırmıştır? Bağırmışsa neye yaramıştır? Değinildiği kadarıyla anladığımız, idam edilen dokuz gençten ziyade, onlara verilen elektrik dert edinilmiş görünüyor. Gençlerden biri “Bize verilen elektrik Mısır’ı yirmi yıl aydınlatırdı” diye söylüyor. Tam burası çok enteresan gelmiş beyefendilere. Muhtemelen algıları bunları israf edilen enerji miktarına yazıklanmaya götürüyor. Öyle ya, siz olsaydınız o elektriği enerji bedelinin üstüne dağıtım bedeli, enerji fonu, TRT payı, BTV, KDV ekleyerek fahiş fiyata millete satıp köşeyi dönerdiniz. Nitekim dönemediğiniz her köşe sizi hayıflandıra gelmiştir. Hayır, acımasızlık falan değil; bir ay önce Mısır’a iade ettiğiniz Muhammed Abdulhafız Hüseyin muhtemelen elan infazını bekliyor.

‘Zulüm ebedi olamaz, kötülük mutlaka hüsrana uğrayacaktır.’ Hannah Arendt’in gittikçe evrenselleşen ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ argümanına rağmen. Öyle umarız. Lakin ne çare; susarız.