Uygarlık kavramı bağlamında bakılacak olursa, “Batı Uygarlığı” kendi içinde bile tam bir tanıma kavuşturulması hususunda tartışmalıdır. Tartışmanın yoğunlaştığı nokta “Batı” kelimesinin kullanım yerine göre çatışkan unsurları uyumlu hale getirmede birbirinden farklı anlamlara açık olduğudur. Öncelikle, coğrafi bir anlam çağrışımıyla “Batı” kelimesi, astronomiden ödünç alacağımız “rasıt” kavramına göre hemen değişkenlik gösterecektir. Rasıtın bulunduğu yeri, mesela İstanbul’un Anadolu yakasını aldığımızda, Boğaz’ın karşı yakasından itibaren “Batı” kelimesini kullanmamız gerekecektir. Gerçi İstanbul’da yaşayanlar böyle bir nitelendirme yapmakta sakınca görmezler ve “Avrupa” adlandırmasını kullanırlar. Fakat “Avrupa” kelimesinin de pek açık seçik olduğu söylenemez, üstelik kelimenin kökeni tarihi veriden çok mitolojik bir söyleme dayanmaktadır. Mitolojk söylem ise, kaynak itibariyle tarihi bakımdan “Filistin” olarak adlandırılan Akdeniz’in doğu yakasını işaret eder. Ama burası “Doğu”dur, Heredot’un Tarihi de bunu böyle belirtir. Paris, Viyana veya Berlin’i rasıtın bulunduğu yer olarak kabul ettiğimizde “Batı” kelimesinin işaret edeceği mekânın sınırları bir hayli daralarak değişikliğe uğrar. Coğrafya, insan iradesinin müdahale ederek kolayca değiştirebileceği bir şey olmadığına göre, onun adlandırılmasında etken olabilen başka unsurlara bakmak kaçınılmazdır. Sözgelimi din veya herhangi bir inanç sistemi, insanı ve toplumu etkilediği, dönüştürdüğü ölçüde, onların kültürlerini de belirler ve dolayısıyla yaşanılan coğrafyayı kendi ilke değerleri yönünde belirginleştirir, adlandırır, tanımlar, anlamlar yükler. Bu ve benzer durumları göz önüne alarak FernandBraudel, uygarlık kavramını coğrafya temelinde tanımlamaya ve sınıflandırmaya çalışmıştır. “Akdeniz”i bir coğrafya olarak Afrika’yı, Avrupa’yı, Kafkaslar’ı, Hint Denizi’ni kapsayıcı şekilde genişletir ve bu coğrafyada ortaya çıkan uygarlıkları, kültürel farklılıkları temelinde bütünlük içinde açıklamaya çalışır. Bunun, uygarlığın maddi unsuru bakımından yeterli sayılabileceği kabul edilse de, uygarlığın manevi yönünü açıklamada yetersiz, hatta eksik kalacağı söylenmelidir.

Kaldı ki, Batı uygarlığını Akdeniz kavramı bağlamında ele alsak bile, insan ve toplum unsurları işin içine karıştığında meselenin daha bir karmaşık niteliğe büründüğü görülecektir. Tarihçiler, uygarlık ve kültür araştırıcıları, yöntemleri gereği “Batı Uygarlığı” ve kaynakları olarak Yunan düşünce ve bilimiyle Roma siyasi/idari ve hukuki birikimini işaret etseler bile, bunun, çok sonra ortaya atılan “modern” nitelemesini tam olarak karşıladığı söylenemez. “Modern” olarak nitelenen nihayet en fazla 14., bilemedin 15. yüzyıllardan itibaren ortaya konulan düşünsel, bilimsel, sanatsal ve teknik birikimi ve bunlar arasındaki etkileşim sürecini ifade eder. Üstelik bu tarihlerden itibaren ortaya çıkan gelişmelerin yol açtığı değişimler ve sonuçlar farklı nitelendirmelere de ihtiyaç duyarlar. Avrupa dışı açık denizlere yönelmeler, keşfedilen yeni kıtalar, toplumlar, kültürler ve uygarlıklar; düşünsel ya da felsefi anlayışlar bağlamında oluşan yaklaşımlar, din ve mezhep alanında ortaya çıkan anlayış, yorum farklılıkları ve çatışmalar; teknoloji alanında uygulamayla gerçekleşen değişmeler vb. Batı uygarlığının kendi içindeki uyum ve uyumsuzluğun kaynağı işlevi görür.

Böyleyken, Batı Uygarlığı denilen olguyu bütünüyle yok saymak mı gerekir? Bu uygarlığın, kendi dışındaki uygarlıklara bakışını, onlara kendi varlığı temelinde yüklediği anlamı, değeri ve işlevi bir tarafa mı atmak gerekir? Benzer soruları artırabiliriz. Fakat bu bizi olumlu ve verimli bir sonuca götürmez. Bunun delillerini, son birkaç yüzyıllık tarih sürecine baktığımızda kolayca çıkartabiliriz. Ancak kolay olması, basit bir sorunla karşı karşıya bulunduğumuz anlamına gelmemektedir. Evet, Batı Uygarlığı olarak nitelenen olgu, özü itibariyle mücerret anlamda insan olgusunu kavramada yetersiz olduğunu, bizzat uygulamalarıyla ortaya koyagelmiştir. Buna bağlı olarak insanı kuran, oluşturan ve yaşatma bakımından gerekli donanımı, ne inanç yönüyle, ne ahlak, siyaset, iktisat, hukuk ve sanat yönüyle verebilmiş değildir. “Biz” olarak nitelendirdiğimiz ve aynı zamanda zımnen bir iddiayı içkin olan “Müslümanların” yapması gereken nedir? Kendi içinde çözemediği herhangi bir sorunun çözümünü ona havale etmek, onun menfaatini kendi menfaatiyle eşleştirip “yüreğini serinletmek” midir?