Yoğun yorucu gündemlerin arasından bir de bu korona günleri ile geçiyoruz. İçinde zamana tanıklık eden bizlerle birlikte ihtiyar dünya tarihinin en çok yorulduğu bölümlerden birini yaşıyor. Belli ki bu kadar karmaşanın içerisinde bile kendimize hayatın anlamını sormayacağız. Şimdi sormayacaksak ne zaman soracağız, ne zaman bu anlamı arayacağız? Her şeyin bu kadar tatsızlaştığı, sözcüklerin, görüntülerin ve de gürültülerin çoğaldığı bu dönemi nasıl bir yere konumlandıracağız? İçimizdeki eksiklik duygusunun belki de en önemli sebebi soruları sorulmamış bir hayatın içerisinde yolculuk yapıyor oluşumuzdur.
Herkes her şeyi izliyor, görüyor üstüne bir de gördüklerinin yorumunu istiyor. Ekranları kaplayan kişiler birer falcı gibi ekranlarına kilitlenmiş kitlelere ihtiyaçları olan yorumları vererek onları bir şekilde gerçeklikten koparıp, sorulardan ziyade ellerine birer inandırıcı cevap vermeye çalışıyorlar. “Talep var” diyor ve “arz etmeyelim de ne yapalım?” diye soru ile piyasanın koşullarını dayatıyorlar. Gerçi bu dayatmaya karşı ortada resmen ifade edilmemiş ama fiili bir “rıza” durumu var. Bu rıza her defasında yeniden üretilerek yeni sürümü yükleniyor. Hayatımızın bir anlamı var mı, varsa buna biz bir anlam kazandırıyor muyuz? Nedir bu anlam? Merkezini yitirmiş düşünceler uçuşuyor etrafımızda, hazır menüler gibi hazırlop kanaatlere artık düşünce muamelesi çekiyoruz. Her tarafımız dökülüyor.
Zygmunt Bauman bu durumu Yaşama Sanatı adlı kitabında çok güzel özetliyor: “Bütün sanatların muhtemelen en zahmetlisi olan ‘kendi olma’ sanatı, başkaları tarafından dayatılan tanımları ve ‘kimlikleri’ azimle reddetme ve defetmeye dayanır.” Bu zamanın en büyük kusuru “kendi olma”yı bir türlü beceremeyen insanların oluşturduğu kaotik düzendir. Her geçen gün insan kendinden, hakikatinden uzaklaşıyor. İnsanlığın ruhunu nereden okuyacağız? Hangi uzaklıklar ile yakınlıklar ile bağ kuruyoruz? Ne denildiği, kimin dediğinin, nasıl ifade ettiğinin bir önemi yok, hayatımız da bir özen yok, seçimlerimiz değil artık beğenilerimiz hayatımızın gidiş rotasını belirliyor. Beğeniler dünyasında reklâmlar ile yüklü kanaat önderlerine itimat ediyoruz. Nefretimizi, sevgimizi, ilgimizi belirlemelerine izin veriyoruz. Bilinçli-bilinçsiz bir şekilde bunu yapıyoruz.
Etrafımızda eksilen şeylerin farkına varamıyoruz oysa bilinç farkında olmaktır. Bu yüzden neye maruz kaldığımız bizi o kadar çok meşgul ediyor ki, nelerden yoksun olduğumuzu, ne gibi değerleri yitirdiğimizi kestiremiyoruz. Hayatımızda ne kadar iyi, doğru, güzel şey varsa birer birer kararıyor. Yüreğimiz, dimağımız kararmaya yüz tutarken oturup kendimize yeni bir cevap satın alabiliriz. Geleni kabul edip o daha gitmeden bir sonra geleceğe kendimizi hazır kıta haline getirebiliriz. Oturup kendimizi tartmadan George Floyd’u ya da bir başka konuyu ancak ezberlerimize birer malzeme yaparız. Hiçbir şey yeni değil, her şey yeniden yeniden kabuk değiştirerek geliyor. Çünkü ölçüler gitti, trend olanın önemli öncelikli olduğu zamanlar geldi. Deniz bitti. Nefes almak mı, o nasıl bir şey? Hoşça bakın zatınıza…