Şunu öncelikle anlamak gerekiyor. Fiyat seviyelerinin ve ekonomik dengelerin piyasa koşullarına göre belirlendiği bir ekonomik ortamda, “emir vererek”, “talimat geçerek” veya “had bildirerek” herhangi bir sonuç alınamaz. Birtakım mekanizmaları es geçerek, birbiriyle bağlantılı değişkenleri yok sayarak, kafasının estiği gibi ve keyfi, nasıl istiyorsa öyle bir yol tutturarak bir ekonomi yönetimi olamaz. Öyle bir şey denemek isteyenler birer şirket kurup, zihinlerinden geçen fantezileri oralarda uygulayabilir. Ancak milyonlarca insanın emeğini, gelirini ve geleceğini ilgilendiren ekonomi gibi bir sahada bu keyfilik kesinlikle kabul edilemez.

Şunu da belirtmek gerek. Öncelikle kavram kargaşasını ve ucuz şekilde tribünlere oynama kolaycılığını bir kenara koymak gerek. Faize karşı olmakla ve yüksek faize karşı olmak aynı şey değillerdir. Birbirileriyle uzaktan yakından ilgileri yoktur. Mevcut ekonomik nizam, kurum ve kuruluşları, mekanizmaları, temel mantığı vs tamamen faizli bir ekonomik sisteme göre kurulmuştur. Bunun içerisinde, sınırları dahilinde, kurum ve kuruluşları faaliyet halindeyken, tüm mekanizmalarını kullanırken faizsiz bir sisteme geçeceğini söylemek popülizmin dik alasıdır.

Öte yandan, düşük faizi savunmak ise tam manasıyla faizli bir ekonomik sistem içinde bir tercihtir. Dolayısıyla düşük faizi savunmak da faizci sistem dahilinde değerlendirilmelidir. “Faiz oranı düşsün, zordaki kişiler, kurumlar düşük faizli kredilere hücum etsin, seçim öncesinde piyasalarda para dönsün” anlayışı ise popülizmden başka bir şey değildir. Bunda herhangi bir ilkesellik ve tutarlılık da yoktur. Sadece tüm kavramları birbirine karıştırma, meseleden “kağıttan kahramanlık” çıkarma ve mevcut başarısızlığı perdeleme vardır ancak.

Defalarca uyarılmalarına, tenkit edilmelerine, gidilen yolun yol olmadığı konusundaki çıkışlara rağmen inatla aynı yanlış yoldan gidip ve aynı yanlışları defalarca tekrarlayıp da hala yanlışlığı tescillenmiş önermeleri kamuoyunun önüne koyabilmek, ortadaki başarısızlık tablosunun sorumluluğunu daha da artırıyor. Defaatle yapılan yanlışlardan ders almayıp ve olumsuz sonuçlarından utanmayıp da, hala insanlara “ders almayız, ders veririz” tiratları atmak insanı hayrete düşürmekten de öte bir şaşkınlığa sürüklüyor sadece. Ortada hiçbir bilgi kırıntısı ve mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi yerine kulaktan dolma birtakım “şeylerin” olduğu bir “model”(!) toplumun önüne kurtuluş reçetesi olarak konabiliyor. Netice ise Cumhuriyet tarihinin en büyük krizi değil, krizden de öte ekonomik buhranı ve en büyük fakirleşmesi!

Hangi amaca hizmet ettiği ve ne yapmak istediği anlaşılamayan bir ekonomi politikası ve yapboza dönmüş bir ekonomi yönetimiyle bırakın kontrol altına almayı resmen kontrolden çıkmış bir enflasyon söz konusu. Ve herkesin bilfiil görüp yaşadığı realiteyi adeta halktan saklamaya, planca berraklığıyla ortada duran gerçeği örtbas etmeye çalışan bir yönetim var ortada. TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamları mesela… Artık komik bile denemeyecek bir seviyede çıkan enflasyon rakamları… En az yüzde 50-60 seviyesindeki fiyat artışlarının olduğu, bir kere alınan fiyat seviyesinin bir daha görülemediği bir ortamda yüzde 21 gibi bir rakamı kamuoyunun önüne koyabilmek gerçekten de insana “el insaf” dediriyor en hafifinden.

Döviz kurlarını baskılamak uğruna geçtiğimiz birkaç senelik süreçte 128 milyar dolarlık bir rezervi hiç etmek ve bugün gelinen kurların ipini kopardığı noktada dönüp de “kurda hedefimiz yoktu” diyebilmek, gerçekten de ayrı bir siyaset tarzı(!)… Her çuvallayışta “küresel saldırı” masalları anlatmak ve hiçbir başarısızlıkta sorumluluk kabullenmemek ise kötülenen 90’larda bile görülemeyen bir siyasi cambazlık örneği olsa gerek.

Ele yüze bulaştırılan ekonomi yönetimi ve milyonların ekonomisi için “yeni bir şeyler deniyoruz” demek de komediden trajikomediye doğru giden bir tavır. “Yeni bir şey” için bulunan model de Çin örneğiymiş meğer.. Pul olmuş TL ve “sudan ucuz” hale gelen işgücümüzle Avrupa’nın “ucuzcusu” olmaya talip olacağız ve bunu da “Çin modeli” diye sunacağız demek.

Aslıda olan şey ekonomi yönetimi adı altında ortada hiçbir şeyin olmadığı… Değerli kurumların ve deneyimli bürokratların bile adam yerine konmadığı, tamamen emir-komuta ve talimata dayanan bir acayip model. Bu modelin fiyaskoları ayyuka çıkınca da modelin adı önce “yeni bir şeyler deniyoruz” oldu, sonra da “Çin modeli”…

Hayat pahalılığının korkunç seviyelere ulaşması, gelirlerin kumdan kaleler misali erimesi, milyonların fakirleşmesi, insanların idareye güvensizliğinden dolayı faiz kararı, dolar hareketi, Resmi Gazete nüshaları takip eder hale gelmeleri karşısında “ekonominin kitabını yazdık” demek ise yoruma gerek bırakmayan bir garabettir.

Yazılan kitabın adı da “Ekonomiye Giremeyiş-101” olur ancak…