Hiçbir insan diğerlerinden bütünüyle bağımsız yaşayamaz. İnsan, hem maddi varlığını sürdürebilmek hem de manevi anlam dünyasını inşa edebilmek için başkalarına muhtaçtır. En temel ihtiyaçlarını bile başkasının emeği olmadan karşılama şansı yoktur. Aynı şekilde güvenliğini sağlarken başkasının fedakârlığına, mutlu olmak için başkasının neşesine, derdini paylaşmak için başkasının ona kulak kabartmasına ihtiyaç duyar. Bu muhtaçlık bir zayıflık hâli değil, insanın toplumsal bir varlık olmasının doğal sonucudur. Paylaşım, dayanışma ve iş bölümü olmadan toplumsal hayatın sürekliliği mümkün değildir. Bu yüzden insanların birlikte yaşaması fıtri bir zarurettir. Önemli olansa bu zorunluluğun hangi şartlarda sürdürüldüğüdür.

Birlikte yaşamak derken mekâna sıkıştırılmış bir alandan bahsetmiyoruz. Aynı ülkede, şehirde, mahallede, sitede yaşayıp birbirine yabancı kalındığına da şahitlik ediyoruz. Burada temel motivasyon duygu birlikteliğinin sağlanabilmesidir. Bir toplumu ayakta tutan şey, ortak bir duygusal zeminin sağlanmasıdır. Bu zemini bir duygu dünyasının tahakkümüyle değil, farklı duygu tonlarını kapsayacak şekilde kurabiliriz. Her insan aynı şeylere sevinmeyebilirler, aynı şeylerden korkmayabilirler, aynı şeylerle mutlu olmayabilir. Bu yüzden ideal olanı, her duyguya hitap edecek bir birlikteliğin sağlanabilmesidir.

Toplumsal yapının ahengini sağlayan temel motivasyon her kesim tarafından duygusal bağın kurulabilmesidir. Bu bağ; aynı şekilde düşünme, aynı şeylere inanma ya da aynı yaşam tarzına sahip olmakla alakalı değildir. Toplumun tüm kesimlerine ait olan sevinçleri, endişeleri ve korkuları ciddiye alan bir bağdan bahsediyoruz. İnsanların gerçek anlamda toplumun bir parçası olduklarına inanmaları, ancak onların toplum tarafından ne kadar önemsendiklerine bakar. Bu önemsenme hali, toplumsal olgunluğu o da duygusal bağı zinde tutacaktır.

Uluslaşma çabalarındaki başarıyı bu bağın kıvamına bağlayabiliriz. Bu pencereden baktığımızda, ulus inşa etme sürecini sadece hukuki ve kurumsal bir dönüşüm olarak değil, aynı zamanda derin bir duygusal tasarım süreci olarak da okumak gerekir. Çünkü ulus dediğimiz yapı sadece mekânla, demografiyle ve kimlikle anlamlı olmaz. Ulus, asıl olarak insanların kendilerini aynı hikâyenin parçası olarak hissedebilmeleriyle doğar. İşte burada önemli olan tüm toplumsal kesimlerin hikâyelerini büyük öykünün içine dâhil edebilmektir. Yoksa dışarıda kalmış her hikâye kendi kahramanını üretir.

Ulus olmak aslında ikna edebilmektir. Herkesi toplumsallığın bir parçası olduğuna ikna etmek gerekir. Biz fikri gerçek anlamda farklı hikâyelerin bir parçası yapıldığında önemlidir. Yoksa kendi hikâyesini başkalarına dayatanlar buradan biz bilinci ve aidiyet çıkaramazlar.

Peki, kendi özelimizde değerlendirdiğimizde bahsettiğimiz bu hikâye gerçek anlamda yazılabilmiş midir?

Geçmişten gelen duygusal motivasyon sürekli kendini yenilerken aidiyet sorunu üretmeye de devam etmiştir. Hikâyenin parçası olmayı başaramayanların ve hikâyenin dışında kalması tercih edilenlerin toplumsal ahengin yerleşmesine engel teşkil etmesi kaçınılmazdır. Herkesin hikâyesi değerlidir ve hiçbir hikâye hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutulamaz. Ulus olma sürecinin bilinçli ya da bilinçsiz hiyerarşisi duygusal aidiyetlerin tam anlamıyla kurulamamasına neden olmuştur. Bu yüzden korkularımızda, endişelerimizde, sevinçlerimizde ve tepkilerimizde duygusal birlikteliği tam anlamıyla sağlayamadığımız aşikâr.