Bizdeki solcuların mantığı, değişmemek için direnmek. Hani Araplar için, ”Anlaşmamak üzerinde anlaşmışlar” denilir ya, benzer bir durum söz konusu solcuların sergiledikleri tavırda. Ülkemizde sol her zaman muhalefette kalmıştır. Çünkü halkta taban bulamamışlardır. Durup bunca çabaya ve mücadeleye rağmen halkta niçin karşılık bulamadıklarını düşünmek, yeni stratejiler geliştirmek yerine onlar değişmemekte direniyorlar ve bunu da gelişim ve çağı yakalama adına yaptıklarını ileri sürüyorlar.
Elbette herkesin kendine ait bir yaklaşımı ve tepkisi olması doğaldır. Hatta aynı fikri ve inancı paylaşanlar arasında bile farklılıklar söz konusudur, olması da gerekir. Ancak, muhafazakâr olarak tanımladıkları, kemikleşmiş bir anlayış ve yaklaşım ile ilerlenemeyeceğini iddia edenlerin hatırladığım 50 yıldır hep aynı çizgide saplanıp kaldıklarını görmek insanı şaşırtıyor. Sanırsınız ki beyinlerini derin dondurucuya yerleştirmiş, buzun açılmaması için gayret sarf ediyorlar. Hâlbuki gelişen ve değişen dünya farklı gelişmelere ve tepkilere yol açıyor. Yani bırakın insanları canlı varlıkların bile değişime tabi olduğu bir dünyada bizim solcuların değişmemek için beyinlerini derin dondurucuya hapsetmiş olmalarını acaba kendileri izah edebilirler mi
Diyelim ki, gerçek tavırları bu değişmemek için direnmek değil, strateji gereği öyle yapıyor ve davranıyorlardır. Çünkü bundan 45 yıl önce İstanbul Boğazı üzerine köprü yapılması gündeme geldiğinde karşı çıkanlar, günlerce sokakları işgal eden,’istemezük’ naraları atanlar onlardı, şimdi de onlar. İkinci köprüye de yeşilin katledileceği gerekçesiyle karşı çıkmışlardı, üçüncü köprüden söz edilmeye başlandığında da aynı gerekçe ile karşı çıkıyorlar. Taksim Gezi Parkı düzenlemesine karşı çıkarken de gerekçeleri aynıydı. Şimdi İstanbul’un iki yakasını denizin altından birleştiren Marmaray Projesi’ne de karşı çıkıyorlar, “Bunların yaptığı tüpten geçmem kardeşim” çığlıkları atıyorlar.
Solcular geçmişte de din deyince rahatsızlık duyuyor, dini toplumları uyutan afyon olarak takdim ediyor, kısacası ilerleyebilmek için toplumun dinsizleştirilmesi gerektiğini dolaylı yollardan da olsa savunuyorlardı. Bugün de o çizgilerinde hiçbir değişiklik olmadı. Birazcık değişebilmiş olsalardı hiç olmazsa siyaseten hâlâ başörtüsüne karşı kampanya yürütmezlerdi. Üç hanım milletvekilinin Meclis’e başörtüsü ile girme niyetlerine karşı yiğitçe direnecekleri yönünde açıklamalar yapmazlar, bunun için TBMM içtüzüğünün arkasına gizlenme ihtiyacı duymazlardı. Arka arkaya TBMM içtüzüğünde başörtüsünü yasaklayan bir hüküm bulunmadığı açıklamaları gelince bu defa da “Kafalarında gizli planları var” gibi niyet okumak anlamına gelebilecek gayri hukuki ve gayri ahlâki bir savunmaya ihtiyaç duymazlardı.
Sanıyorum solcuların hayata ve olaylara bakışında tek bir alanda değişiklik olmuş ya da öyle görünüyor. Boğaz köprüsüne karşı kampanya yürütüldüğü yıllarda solun istemezük naraları attığı bir alanda özel okullardı. Yürütülen kampanyaya dayanamayan siyasi iktidarlar özel yüksek okulların devletleştirilmesine karar verdi ve tüm yüksek okullar resmileştirildi. Ama aradan yıllar geçti şimdilerde özel okullar devlet okulları ile yarışır hale geldiği halde bu gelişmeyi izlemekle yetiniyorlar. Sakın bu hatırlatmamdan özel okullara karşı çıkılmasını istediğim sanılmasın. Sadece bir gerçeğe dikkat çekmeye çalışıyorum.
İktidarların her yaptığı doğru olmayabilir ve eleştirilebilir. Muhalefetin bir görevi de yanlışı eleştirmek ve işin doğrusunu göstermektir. Ancak, eleştiri ile hakaret birbirine karıştırılırsa bundan toplumun sağlayacağı bir fayda olmaz. Rahmetli Erbakan Hocamın sıkça ifade ettiği gibi iş horoz dövüşüne çevrilmiş olur. Uzun yıllardan beri siyaset böyle yürütüldü ama hiç olmazsa bundan sonra bu yanlış alışkanlıktan vazgeçilmelidir. Özellikle de birileri inançlara saldırmayı kendilerinde hak olarak görürlerse, çok sert tepki ile karşılaşabilirler. Millet zaten bu tepkisini her seçimde gösteriyor.