Otuz yıllı aşkın bir zamandır doğa ile doğal olarak ilk kez bu denli iç içeyim. Özlemişim. Toprağı, otları, çiçekleri, ağaç yapraklarını, suyu, böcekleri, kuşları kendi doğasında hissediş. Doğanın iç söyleyişi, seslenişi insana apayrı bir huzur veriyor. Sessizliğinde bile içli bir ses var. Doğa senfonisi insana çok şey anlatıyor. Bitmez tükenmez içli bir ritim.
İnsanı zorlayan ve zorlamayan taraflarıyla doğal bir yaşayış.
Doğa bilgisinden mahrumuz. Böyle bir merakımız ve azmimiz de yok.
Günümüz kentleri baştan sona günah kokuyor. İnsanı gerilimden gerilime itiyor, halden hale sokuyor ve giderek de duygusuzlaştırıyor, acımazsızlaştırıyor. Ölçü insanın elinden kaçıyor, bir başka şey insanı sürükleyip götürüyor. İnsani özelliklerin yitimi bu çağa ve bu modern kentlere özgü.
Sabahın tanıyla birlikte uyandığımız andan itibaren bambaşka bir insanız. Bunu iyice yaşıyorum, duyumsamaktan öte bir şeydir bu. Işıkların ilk belirişi, ufkun ilk açılışı. Yıldızların giderek sönüşü. Tanın fluluğunda bile gökyüzünün duruluğu. İnsanın ruh dünyasına yansıyan bir içlilik. Bu on günlük gibi kısa bir zamanda insan ruhunun arındığı, yıkandığı gerçeğini duyumsayarak yaşıyorum. Her şey bir birini bütünlüyor. Toprağı hissediyorsunuz, çiçeklerin doğal dokusu içindesiniz. Yapay çiçek üretmeye gereksinim duymuyorsunuz. Her şey doğasında, her akarında ve olurunda.
Kaç gündür komşularıma yardım ve destek için tırpanla ot biçiyorum. Vücudun isyanını da yaşıyorum. Bir yere kadar direnebildim. Hantallaşmış köhnemiş bir beden ve onu zorlayınca olanca isyanı ile yüz yüzeyim. Bilerek kendimi zorladım. Köylülükte en zor işlerden biri tırpan ile ot biçmektir. Beden bir bütün olarak çalışıyor. El parmaklarından kollarına, omuzlardan bele, bacaklardan ayaklara kadar bütün organlar hareket halinde. Bu üç beş günlük çalışma bile büyük bir değişim sağladı. Kentte yaşamakta olduğumuz ve bizi kuşatan bir hantallaşmanın nasıl oluştuğunu fark edebiliyoruz.
Fiziki yorgunluklar geçicidir. Bedenen ne kadar yorulursanız yorulun kısa süreli bir dinlenme yetiyor. Ertesi sabah gene zindesiniz. Bilin duyargalarınız açıktır. Köy yaşamında az ve düzenli bir gelir yeterlidir. Kendindenliği olan bir dayanışma var.
Doğadaki hemen her şey bir düzen iledir.
Doğada hakkıyla yaşamak saf bir ibadet gibidir.
Bilinç ile duygunun buluştuğu bir düzlemdeyiz.
İnsan yiyeceği kadar yiyor, içeceği kadar içiyor. Yedikleriniz ve içtikleriniz zorunlu olarak harcanıyor. Bir yerden bir yere yürürken bile iş yapmak durumundasınız. Yerden bir taşı, bir çalıyı kaldırıp atmak gibi.
Doğa insansızlaşınca vahşileşiyor. Doğanın da bakıma ihtiyacı var.
İçilen suyun tadı bir başka, katışıksız. İçtikçe içiyorsunuz. Kentten uzakta olduğumdan beri yediklerimden hemen hiç rahatsız olmuyorum.
Yüklü bir oksijen insanı zinde kılıyor.
Burada kent yaşamında olduğu gibi içeri kapanıp bir televizyonun başına kilitlenilmiyor. Televizyon eğlencesi burada anlamsız. Doğayla eğlenilmesi en doğal olanı. Çocuklar bile, dikkat ediyorum, o kadar da gereksinim duymuyorlar. Televizyon bir ihtiyaç, ama vazgeçilmez bir ihtiyaç değil. Dünyada ne olup bitiyor, bilmek için arada şöyle bir haberlere göz atmak yetiyor. Modern araçlar insanın gerilimini, öfkesini ve kinini arttırıyor.
Aylarca yüklenilmiş olan olumsuzluklar kısa bir zaman içinde atılıyor. O, en çok nefret duyulan kimseler bile sevimlileşiyor.
Doğasızlaşmak kadar bir tehlike yoktur insanlık için. Büyük kentler insan doğasını köreltiyor. Soluksuz, yani geleceksiz bırakıyor.
İnsanın geleceksizliği kendisinin elinde. Ölümünü elleriyle hazırlıyor.
Doğa insanı çağırıyor. Esenliğine, geleceğine ve güzelliklerine.