Zaman kötüye gittikçe, mekânlar kötülükler için kullanılır
duruma geldikçe, gençlik, rotasından çıkmış gemiler gibi karanlıklar girdabında
boğuldukça, umudumuz tükeniyor.
Edepsizlik ve ahlaksızlık sokak ortasında yaşanır hale
gelirken, Allah ın hükümleri resmen çiğnenirken, anne baba hakkını kimse umursamazken,
vatan millet sevgisi nedir yürekler hissetmezken, nefesler kesiliyor.
Her şeyin yalnızca ye, iç, eğlen otomatiğine bağlandığını
gördükçe, nefsi isteklerin çizilen sınırların ötesine çok rahat bir şekilde
geçtiğine şahit oldukça, para kazanma ve statü sahibi olma aşkının tüm benliği
kuşattığını kavradıkça, yaşama sevincimiz sönüyor...
Ama bazen oluyor ki Hâlâ umut var diyor insan. Bazen
öyle şeyler görüyor ki derin bir nefes alıyor insan. Yaşanan tüm olumsuzluk ve
çirkinliğe rağmen, gözler göre göre, kulaklar duya duya, yürekler yana yana
ateşe sürüklenen gençlerin acı dolu bakışlarına rağmen, tertemiz bazı bakışları
da görüyor insan. Yürek temizleniyor öyle olunca, umutlar tazeleniyor, baharlar
yeşeriyor...
Böylesi bir tabloyu geçtiğimiz haftalarda yeniden
yaşadık. Güzel bir bahar günü yüreklerimize baharı taşıdı temiz bir gençlik.
Çanakkale destanının 100. yıldönümüydü. Evlerinde duramadılar, şehirlerine
sığamadılar ve Çanakkale ye aktılar. Yaşıtlarının bahar havasıyla ayyuka çıkan
flört taşkınlıklarına rağmen, onlar kalplerinde coşan nehirlere kendilerini
bırakıp boğazdan taştılar.
Anadolu Gençlik Derneğinin her yıl düzenlediği Çanakkale
etkinliğiydi bu. Ecdadla torunu buluşturma gayretiydi. Hiç anlatılmayan ya da
anlatılsa bile unutulan gerçek tarihi hatırlatma çabasıydı. On dördünde, on
beşinde gözünü kırpmadan şehadete koşan dedeleriyle yüz yıl sonrasının
gençlerini tanıştırma toplantısıydı. Gençleri tekrar olması gereken rotaya
yöneltme mücadelesiydi...
Evet, gençlik olarak, ümmet olarak ihtiyaç duyduğumuz
hislerdi bunlar. Zaman zaman sınırlarımızı zorlayan umutsuzluk hastalığının bir
tedavisiydi böyle organizasyonlar. İçine düştüğümüz bunalımlar tarih yazdıran
destanların yüzlerce yıl öncesinde kaldığını, artık o neslin de o şuurun da bir
daha geri gelmeyeceğini kulağımıza fısıldadıkça bir nefese ihtiyaç duyuyorduk
çünkü. İtiraz etmek için, benliğimizi ele geçirmeye çalışan şeytanlara karşı
mücadele etmek için tutunacak bir dal arıyorduk. Ve çok değil yüz yıl öncesine
gittiğimiz zaman görüyorduk aslında o neslin hâlâ yaşadığını. Söz konusu dini,
imanı, vatanı olduğunda her şeyin nasıl bir kenara atıldığını Tıpkı asrı
saadet devrinde olduğu gibi, boyları daha uzun görünsün de Allah Rasulü
kendilerini de cihada götürsün diye ayak parmakları üzerinde yürüyen onbeşinde
mücahitlerin, aslında bu devirde de var olduğunu... Boyları kendi boylarına
denk silahlarla nasıl destanlar yazdırdıklarını...
Her yıl düzenleniyordu ama bu yıl daha bir coşkulu
olmuştu. Karanlık arttıkça aydınlığa duyulan ihtiyacın çoğalması gibi, artık
daha sık görmek istiyorduk belki de böylesi ışıkları. Zaman bendedir ve mekân
bana emanettir şuurunda bir gençliği yüreklerimiz kabara kabara izlemek
istiyorduk. İzledikçe Muhterem Hocamızın şu sözü çınlıyordu kulağımızda: Bu
milletin evlatlarının içinde sürekli yanan bir iman ateşi vardır. Fakat bu ateş
zaman zaman kor olmaktadır. Bize düşen o kora üflemek ve altındaki ateşi ortaya
çıkarmaktır
Evet, bu nesil, içinde cayır cayır iman ve aşk ateşinin
yandığı o Çanakkale neslidir. Bu nesil, vatan millet sevdasını kendine yol
azığı yapıp da yokuşları düz eden cihad neslidir. Bu nesil, on beşinde elinde
tüfeğiyle şehadete koşan dedelerinin, on beşinde eli kalem tutan, birkaç yıl
sonrasının alimleri olacak mücahit, mücahide torunlarıdır. Geleceğimizdir,
umudumuzdur, yarınımızdır. Şehitlerimizin ruhlarını havaya kaldırdıkları
başparmakları ve haykırdıkları Ey kâfirler, yenileceksiniz ve cehenneme
sürüleceksiniz ayetiyle coşturanlardır. Çanakkale yi yalnızca bir toprak
parçası zannedenlere, o toprakların yüz yıldır değişmeyen bir cihad karargâhı
olduğunu hatırlatanlardır.
Bu nesle elbette yapılacak çok iş düşmektedir. Çanakkale
ruhunu taze tutmak, yaşadığımız zamanda kolay bir iş değildir. Çanakkale yi
geçemeyen emperyalist güçlerin bizim nefislerimizden, heva ve arzularımızdan,
dünyalık çıkarlarımızdan çok rahat bir şekilde geçtiğini gördükçe, imanımıza,
inancımıza, Milli Görüşümüze daha çok sarılmamız ve zalimlerin yüzüne
Cehenneme sürüleceksiniz diye daha gür bir seda ile haykırmamız gerekmektedir.