BEN BU DESTANI KİME ANLATACAĞIM?
Süleyman Çelebi merhum mevlidine, “Ey âşıklar işte başlarız söze” diye başlamakta. Biz de “Diriliş Destanı”na başlayacağız. Ancak muhatabımız kim olacak? Sözün tesirli olabilmesi için karşıdaki muhatabın bilinmesi lazım. Şöyle sağımı solumu yokluyorum; benim bu söylediklerime muhatap olacak kimselerin çok büyük ekseriyeti bir yere “intisaplı”. Yani beni dinleseler bile bir âmirleri, bir üst makamları, bağlı oldukları kurumları var. Dolayısıyla anlatacaklarımızın ne derece tesirli olacağı meçhul.
Bu ülkede yaşıyoruz, az çok birbirimizi biliyoruz. Haydi şöyle bir gözden geçirelim:
Bu ülkenin kafası en çok çalışan adamlarını MİT kapmış. Yani Millî İstihbarat Teşkilâtı. Ordu ve emniyet teşkilâtı mensupları müthiş analiz yapabilen insanlar. Ancak onları da bağlayan yığınla mevzuat var. Sonra hâkimler ve savcılar ve yargının daha üst makamları var. Onların da kafası müthiş çalışıyor. Ama onlar da bir kuruma, kanunlara ve tüzüklere bağlı. Sonra üniversite öğretim üyeleri var. Maşallah onların da kafaları saat gibi çalışmakta. Ancak onlar da bir kuruma ve o kurumun kurallarına bağlı. Diyanet kadrosu desen zaten hepsi ilim ehli ve onların da kafası muazzam çalışmakta. Ancak onlar da bir kuruma bağlı ve onların da bağlı olduğu tüzükler, kurallar, “yasal çerçeveler” var. Millî Eğitim camiası desen, onlar da müthiş zeki insanlar, ancak onların da sımsıkı bağlı olduğu kurallar var. Doktorlar desen, onlar da müthiş adamlar. Kafaları zehir gibi çalışmakta. Ancak onların da aklı fikri, sağlıkta. Zaten kafalarını kaşımaya vakitleri yok (Çoğunun düşünmekten kafalarında saç da yok!). İyi de kardeşim biz bu destanı kime okuyacağız?
Bu destan öyle sıradan bir destan değil. Dünyanın en stratejik yerindeki bir toprak parçasının üzerinde yerleşmiş insanların ve devletin başına gelenlerinin hikâyesi. Dünyanın en enteresan, en acayip, en çetrefilli tarihi. Bizim yazacaklarımızı kavramak için gözün dört açılması lazım. Yazdıklarımızın dikkatlice okunması ve tahlil edilmesi lazım. İyi de muhatabımız olabilecek halk tabakasının çok büyük ekseriyetini okumaktan, araştırmaktan tecrit ettiler. Çok uzun zamandan beri halkın mühim kısmına “cahillik ilacını” zerkettiler. Evet adamcağızlar hukuken bizim vatandaşımız, bu ülkede yaşamakta. Ancak bu ülkede neler olup bittiğinden habersizler. Tarihte olanları bilmiyorlar. Günümüzde dönen dolapları ise hiç bilmiyorlar ve ilgilenmiyorlar. İyi de kardeşim biz bu destanı kime okuyacağız? Kimi muhatap alarak yazacağız?
İddia ediyorum, bu destanın dünya tarihinde benzeri yok. Roman değil, hikâye değil, masal değil. Her kelimesi, her cümlesi, her paragrafı gerçek. Ancak bazı kısımları var ki; şifreli. “Da Vinci Şifresi” bu şifrelerden bir tanesinin yanında bile çocuk oyuncağı gibi kalır. Onun için okuyucu bu şifreleri kendisi çözmek mecburiyetinde. İyi de “adam gibi yazsana kardeşim” diyebilirsiniz. Yazamayız. İşte destanın zorluğu burada. Yazamadıklarımızı siz çözeceksiniz. “İşimiz gücümüz yok da senin bu gizemli yazılarınla mı uğraşacağız” diyebilirsiniz, haklısınız. İyi de biz bu destanı kime okuyacağız? Kimin için yazacağız?..
Hani lokantada var ya, şef garson gelir. Müşterilerin kararsız haline bakarak şöyle der: “İyisi mi ben sizin için şöyle ortaya karışık bir salata getireyim. Zeytinyağlılardan da karışık olsun. Yemek çeşidi de öyle olsun. Yani ortaya karışık!..” İşte biz de öyle yapacağız. “Ortaya karışık” laf söyleyeceğiz. Yani destanı okuyacağız. Kim ne anlarsa anlayacak. Peki muhatabımız kim olacak?
Bizim muhatabımız; 1071’deki Malazgirt Zaferi’nde bulunan ecdâdının ideallerini, inancını, duygu ve düşüncelerini unutmayanlara. Şehit ve gâzi ecdadının duygu ve düşüncelerine sahip olanlara, Çanakkale Savaşı’ndaki o kahraman ecdâdın ruhunu taşıyanlara, “Bu vatan bizim, bu bayrak bizim, bu ezan bizim!” diyen Kurtuluş Savaşı’nın destanını yazan o yiğit insanların ruhuna sahip torunlarına. Bu vatanın bir karışını feda etmeyeceklere, bu vatanın temel değerlerine sahip çıkanlara…
Ey azizler, işte başlarız söze…