Demokrasi rejiminin toplumun tüm hücrelerine kadar yansıması için, demokratik kanalların tıkanmaması yönünde farklı direnç kolonlarının oluşturulması gerekir. Demokrasiyi koruma altına almak için, hukukun üstünlüğü esas olarak kabul edilmelidir. Zaman zaman hukuku da kendi meşreplerine uyduran, minareye kılıf   aramak için türlü yöntemler deneyen istibdat arzusuyla yanan, iktidarı ele geçirmek için türlü bahaneler uyduranlar için doğru istikamete gelme, “hizaya gelme” bağlamında birilerinin gerçekleri haykırması gerekebilir. Bu çerçevede toplumun en önemli direnç kolonlarının başında “Medya aygıtı” gelir. Medya aygıtı, toplumun önünde yürüyen, rejimin teminatı işleri tüm yönleriyle yapan, demokrasinin hücrelerinin delinmeye çalışıldığı durumlarda sosyal mekanizmaları harekete geçirerek, hukukun üstünlüğünün ortaya çıkmasını sağlayacak nitelikte çalışmalar yapması gerekir. Ne zaman ki medya, demokrasiyi kendi meşreplerine uydurmaya çalışanların borazanı, manivelası haline gelirse, o ülkede demokratik bir rejimin varlığından söz edilemez.

28 Şubat süreci işte böyle bir süreçti… Demokrasiyi kendilerine uydurmaya çalışan, ellerindeki silah potansiyelini toplumun korku dehlizlerine dönüşmesi için çabalayan militarist irade, insanları kendi arzuladıkları bir dünya görüşü çerçevesinde dönüştürebilmek, zihinlere kendi fikirlerini enjekte edebilmek için, medyayı bir manivela gibi kullandılar. Sincan’da yürüyen tankların görüntüleri, döndüre döndüre televizyon ekranlarına getirilirken, toplumun genel hissiyatında “Her an darbe olacakmış, asker iktidara el koyacakmış, Genel Kurmay Başkanı yapacağı bir konuşmayla ülkedeki özgürlük ortamının sonlandırılması yönünde kararını açıklayacakmış” gibi bir hava oluşturuldu.

Sadece, bununla da kalınmadı… Medyanın üst düzey yetkililerine brifingler verildi… Ekonomik potansiyeli yüksek derneklere ve kurumlara brifingler verildi… Yargı mensuplarına brifingler verildi…

Militarist irade, toplumun genelini dizayn etmek için, kendi gücüne itaat yönünde herkesi hizaya getirmeye çalıştı. Hal böyleyken, 28 Şubat davası sanıklarından İsmail Hakkı Karadayı ise diyor ki, “28 Şubat bir darbe değildir”…

Toplumun bütün direnç kolonlarına müdahale edilmiş, medya susturulmuş ve güç karşısında rıza makamına dönüştürülmüş, iş adamları fişlenmiş, yargı mensupları hizaya getirilmiş… Toplum geri dönülemez bir korku dehlizine hapsedilmiş…

Batı Çalışma Grubu denilen ne olduğu belirsiz kurum, herkesi fişlemiş, sermaye bile sınıflandırılmış, “Yeşil Sermaye”, “Beyaz Sermaye” gibi bir algı zihinlere sokuşturulmuş… Ondan sonra, “Biz darbe yapmadık….” Lütfen, topluma saygılı olun… Ve aynaya bakın!

Türkiye, bu post modern darbe süreciyle hem maddi açıdan, hem de manevi açıdan 50 yıl geriye gitti. Türkiye Cumhuriyeti’nin en başarılı hükümeti Refahyol’u alaşağı etmek için kurduğunuz kumpas sonrası, iktidara getirdiğiniz kukla hükümetler yüzünden bankalar boşaltıldı, IMF tepemizde hükümranlık kurdu.

Medya, bu süreçte militarist iradeye kapı kulu olmasaydı, toplum yukardan sallandırılan bir sopayla dizayn edilirken sesini yükseltip, gerçekleri haykırabilseydi, insanların zihinlerine sokuşturulmaya çalışılan bu yalan dünyanın demokrasiyle, özgürlüklerle, vicdan hürriyetiyle ilgisi alakası olmadığını söyleyebilseydi, işte o zaman belki de bu örümcek ağları etrafımızı kaplamayacaktı.

Ba’de harab-ül Basra!