Din ve hayatın gayesi, öncelikle insanın fıtratına uygun yaşamasını sağlamak ve onu düştüğü veya düşebileceği zaaflardan kurtarmak ve korumak, gücü ölçüsünde kendini Allah’ın sıfatlarıyla donanmasına katkı sağlamaktır. Bu sayede insan bâtıl bir inancı benimsemekten, yanlış bilgi edinmekten, kötü ve günah olan davranışlardan kaçınabilir.

Kur’an ve Sünnet’in rehberliğinde, “pratik hayat”ta bilgi ve eylem bakımından nefsini terbiye eden insan, dünyadaki yolculuğunu başarılı bir biçimde tamamlamış olacaktır. İnsan, “Allah’ın ipi”ne tutuna tutuna, bazen yürüyerek bazen da koşarak aslî vatanına doğru yol alacaktır. Bir başka deyişle insan ölümle birlikte oluş-bozuluş âleminden ebedî ikametgâhı olan ahiret âlemine geri dönecektir.

İnsanın bu yolculuğunda din ile hayatın aynı amacı paylaşmasına rağmen, bireylerin hayatı algılama yöntemlerinin farklı olduğu da bir gerçektir. Ancak bu iki sistem arasında insanın algı ve okuma yöntemlerinden kaynaklanan farklılıklar, aslında çok da önemli değildir, elbette belli bir zihinsel mesafe aldıktan sonra!

Bu farklılıklar, bir hastalığın tedavi edilmesi konusunda doktorların uygulamaları arasındaki farklılıktan öte bir anlama sahip değildir. Çünkü burada yöntemden çok, “amaç” değer ifade etmektedir.

Din teorik, hayat pratiktir. Hz. Peygamber’i örnek alan âlim, kendi hayatında teoriyi pratikle bütünleştirip insanları Allah’ın yoluna davet eden kişidir. Çünkü insanın “doğru” bir görüşü kabul etmesi nefsinin kurtulmasına yetmeyecek; aksine sabırlı bir şekilde doğru bir yürüyüşü gerçekleştirmesi gerekecektir. Bir başka ifadeyle akıl, her ne kadar insanı doğru bilgiye ulaştırmaktaysa da doğru davranışı gerçekleştirme konusunda yetersiz kalabilmektedir.

Nefsin emrindeki aklın kibir, hevâ ve şehevî arzu gibi birtakım âfetleri vardır. Doğruyu bulan aklın, bu bilgiye uygun davranması için öncelikle bu âfetlerden kendini koruması ve kurtarması gerekir. Daha açık bir ifadeyle, dinin zâhir yönünün emirleri ve yasakları tam da bu ihtiyacı karşılamaktadır.

Öncelikle din ile hayatın, insanın amacına ulaştırmasına katkı sağlayan ve birbirinden kopmaz iki temel olduğunu belirtmek lâzımdır. Ancak burada esas olan, peygamberlerin verdiği ölçüye ne kadar yaklaşılırsa hakikate o kadar yaklaşılmaktadır.

Din ile hayatın birbirinden ayrılmasının getireceği problemler büyüktür. Çünkü din ile hayatın birbirinden kopması durumunda ortaya çıkan olumsuzlukların başında, âlemin ezelî olduğu görüşünü benimsemek suretiyle evrenin bir Yaratıcısı’nın bulunmadığı iddiası gelmektedir.

Din ve hayatı yanlış anlamadan kaynaklanan bu görüşü benimseyenleri, teori ve pratik yönüyle “insanların en kötüsü” olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü burada teorik bakımdan yanlışlık, tabii ilimlerdeki dört sebep teorisindeki akıl yürütmenin metafizik bağlamında değerlendirilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Dinin teorik yönüyle incelenmesindeki hata ise dinler arasındaki görüş ayrılıklarının değerlendirilme biçiminden ileri gelmektedir. Meselâ her bir dinin, diğerinin kusurlarından söz etmesini yeterince tahlil etmeksizin hareket eden dehrîler (materyalist inkârcılar) her bir eleştiriyi geçerli saymakla sonuçta bütün dinleri terk etmişlerdir.

Öte yandan yanlış bir inancın, sadece “görüş” sahasında sınırlı kalmayacağı ve bozuk bir fikrin insan davranışlarına da yansıyacağının bilinmesi gerekir. Buna göre sözü edilen yaklaşımı benimseyenler, hem kendilerini tutan hiçbir otorite ve kural olmamasından hem de insanın inanç ve davranışlarının hesabının görüleceği kıyamete inanmamalarından dolayı ahlâken kötü olan davranışları kolaylıkla sergileyebilmektedirler.

Din ve hayat hakkındaki “kifayetsiz görüşler”den kaynaklanan yanlışlıklar yalnızca teoride kalmayıp pratik hayata da yansımaktadır. Buna göre sözü edilen görüşlere kapılan kişi, herhangi bir ciddi olayla karşı karşıya kaldığında, hangi davranışın iyi, hanginin kötü olduğu hususunda bocalamaktadır. Din ile hayatın birbirinden kopmasına sebep olan bu tür yanlışlıklar, birtakım temelsiz yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır.

Din ile hayat arasındaki ilişki veya uzlaşı, bazı insanların tabii / fıtrî olandan sapmaları sebebiyle bozulmaktadır. Bazı âlim bozuntuları, her ne kadar matematik ve tabii ilimlerde uzmanlaşmış olsalar da “ilâhiyyât”la ilgilenmedikleri için âlem ile onu yaratan arasında düşünsel bir bağ kuramamaktadırlar.

Tarihin her döneminde “sözde âlimler”, “insan şeytanları” olarak değerlendirilip adlandırılmışlardır. Bunlar, “tefekkür” ve “hakikat” adına faydasız tartışmalara girişmekte, her şeyi salt “akıl” ile yorumlamaya kalkışarak “din”in hükümlerini yok saymakta ve böylece insanları yanlış ve yıkıcı yollara yönlendirmektedirler.

Din ve hayat birbirinin mütemmimidir. Din, hayat ile görünür hale gelirken, hayat da, din ile ihya olmaktadır.