Salavât, Efendimize (SAV) duyduğumuz derin saygı, sevgi ve hürmetin bir ifadesi olarak dilimizde yer etmiş bir kelâm. Mâna olarak dua, tâzim, rahmeti anlatan salât ile esenlik anlamına gelen salavât kelimesinden oluşan “salât ü selâm” hepimizin bildiği gibi “aleyhi’salâtü ve’s-selâm” veya sallallahu aleyhi ve sellem şeklinde kullanılır. Ancak salavâtın gerçekte ne anlama geldiğini ise Hazreti Peygamberin mescidinde fark ettim.

O’nun adı geçtiğinde getirdikleri salavatla beraber yüreği çarpan büyüklerimizin sağ ellerini adeta yerinden çıkacakmış gibi atan kalplerinin üzerine koyup sonra yüzlerine sürmeleri halen devam eden bir uygulama/gelenek. Ancak bu uygulamayı yapmamıza rağmen salavatın ne denli önemli olduğunun farkında olmadığımız da malum. Ubey b. Kâb’ın “Ey Allah’ın Resulü! Ben sana çok salavat getiriyorum; dualarımdan ne kadarını sana tahsis edeyim?” sorusuna dörtte biri ile başlayan bir cevap sonrasında “Dualarımın hepsini sana tahsis edeyim mi?” diye defaatle sorunca buyurdu ki: “Bu takdirde bu duaların senin bütün gam-kederlerine kâfi gelir ve (bu vesileyle) günahların bağışlanır.” hadis-i şerifini Mescid-i Nebevi’de okuduğumuz vakit, salavatın ehemmiyetine vakıf oldum.

Dillere Şifa Gönüllere Cila SalavâtBu hadis-i şerif Medine’nin o sekine dolu ikliminde kalbime bomba gibi düştü. Kendi bencilce isteklerimi bir kenara bırakıp kâinatın varlık sebebi olan o Kutlu Nebi’ye salavat getirmeyi duamın merkezine koyduğumda aslında kendi dertlerimin anahtarını da bulmuş oluyordum. Senden ne isteyeceğimi bilemiyorum ama Resulüne salavat getirerek O’na yakın olmayı diliyorum ve O senden neyi istemişse ben de onu istiyorum diyebilmenin bir başka ifadesiydi bu.

Ebû Muhammed Kâ‘b İbni Ucre’nin “Ey Allah’ın Rasûlü! Sana nasıl selâm vereceğimizi öğrendik. Peki, sana nasıl salavât getireceğiz?" sorusu üzerine de Salli ve Barik dualarını okuyarak bu şekilde salavat getirmemizi tavsiye eden hadis-i şerifi okuyunca ise aslında her tahiyyata oturuşumuzda salavat getirdiğimizin idrakine varmış oldum. Efendimizin adı geçtiğinde salavat getirmeyi yahut ismi geçtiğinde (SAV) ibaresini koymamayı kimi zaman ihmal etmeyi normal gördüğümüz ortada iken bunu kerih gören şu hadis oldukça çarpıcıydı: “İsmim anılınca, salâvat okumayan, cimrilerin cimrisidir.” Tabii ki Müslüman’a yakışan edep ölçüsü O’nun adının geçtiği her yerde ve zamanda salâvat getirmektir.

Salavâtı sadece Peygamberimizin (SAV) adı geçtiğinde değil bir şeyin yerini unuttuğumuzda, duanın başında, sonunda, ortasında, musâfaha ederken yahut Ravza-i Mutahhara’yı her gördüğümüzde de getiririz. Bunlar dışında birçok durumda salavat getirilmesi tavsiye edilmişse de yemeğe başlarken, kurban keserken yahut aksırınca da ismini anmamamız yönünde uyarıları var Efendimizin. Bu noktalara dikkat etmek ve detaylıca öğrenmek gerekiyor. Onunla yakınlaşmanın ve şefaatine nail olacak kullar arasına girmenin en kestirme yolu her fırsatta bol bol salavat getirmek.

Biz de Hatay İskenderun’dan başlayan Hicaz yolculuğumuzda Medine’ye doğru günlerce yol alırken özellikle Tebük’ten sonra Medine’ye doğru ve Mekke – Medine arasında yollarda salavât tabelalarını her gördüğümüzde diğer zikir tabelasına kadar salavat çekmeye ve çocuklara da en az üç kez söyletmeye gayret ettik.

Kabe-i Muazzama’yı her gördüğümüzde nasıl selam verip avuç içlerimizi öpüyorsak Mescid-i Nebevi’nin minarelerini her gördüğümüzde, avluya her ayak basışımızda, Kubbe-i Hadra gözümüze her çarptığında ve Ravza ziyaretlerimiz boyunca “salât ü selâm” getirmeye gayret ettik. Bir dağ selamlanır mı demeden Uhud Dağı’na selam verip “O bizi sever, biz de onu severiz.” hadisini tekrar ettirdik çocuklara. Efendimizle (SAV) yakınlaşmanın ve onunla bir muhabbet bağı kurmanın ancak bu şekilde mümkün olduğunu idrak etmiş olduk böylelikle. Belki de bizi Medine’ye çeken O’nunla bir bağ kurma isteği idi. Hatırasını yâd etmek, geçtiğimiz sokaklardan geçmiş midir diye düşünmek…

Eve dönüş yolunda ekmek aldığımız fırının karşısında taş bir yapı görünce merak etmek... Hicreti esnasında Medine’ye girerken ilk sabah namazını burada kıldığını öğrenince bu defa o mescide selam verip Efendimize salavat getirmek… Bir sabah namazı dönüşü sokak arasında gördüğümüz mescidin Uhud Gazvesi’ne giderken mübarek zırhını kuşandığı Zırh Mescid-i olduğunu öğrenmek… Kuba Mescidi’ne gusül aldıktan sonra gidip bir vakit namazı kılana umre sevabı müjdesini öğrenmek… O’nun gibi yapmanın, O’nun gibi yaşamanın mümkün olduğu sınırlı bir zaman diliminde hadislerini yaşayarak öğrenmek ve sünnetleri yerinde uygulamak….

Her yokuşu çıkarken “Allahu Ekber” her inişte “Elhamdülillah” dediğini o topraklarda okuduktan sonra hatırlayıp böyle yapmamak ne mümkün. O’nun şehrinde, O’nun mescidinde hatta O’nun evinde O’nu anmamak ne mümkün… Anladık ki salavât getirmek için fırsat kollamak, vesile aramak gerekiyor.

Medine’den döndüğümde heybemde kalan en büyük mirasın salavat bilinci olduğunu söylemeliyim. Bugün modern hayatın keşmekeşi içinde bunalan her mü’min için o şifa iklimine girmek bir salavat kadar yakın.

ECDADIN SALAVÂT GETİRME ŞEKLİ

O’nunla (SAV) bağ kurmanın belli bir çabaya bağlı olduğu aşikâr. O’nun adı geçtiğinde abdestsiz salavât getirmemek için daima abdestli gezen ecdadımız da farklı yollar denemişti. O’nunla (SAV) bir muhabbet bağı kurabilmek için salavat dışında çeşitli yollara başvurdular. Bunlardan biri de kendi el işçilikleri olan sandıklar, saatler, mahfazalar ve birtakım hediyeler göndererek Efendimiz Aleyhisselam’la bağ kurma istekleriydi.

Mescid-i Nebevi’nin her köşesinde ecdattan bir parça görmek mümkün. Bunların bir kısmı müzelerde sergileniyor. Kutsal topraklarda gücü ve ihtişamı mukaddesata hadim kılmak, sanatı edeple yoğurmak tam bir Osmanlı dokunuşuydu. Restorasyonların dünya kelamı konuşmadan salavatlarla, tekbirlerle yapıldığına dair anlatıları ise hepimiz duymuşuzdur. Kendisini Hâkim’ül Haremeyn yerine Hadim’ül Haremeyn olarak nitelendiren ecdadın hizmetleri günümüzde de kabul görüyor ve bu noktalar büyük ölçüde koruma altına alınmış durumda.

Mescid-i Nebevi’nin bizzat Sultan Abdülmecid Han Dönemi’nde inşa edilen ve kendi adıyla anılan “Mecidiye” bölümüne girdiğinizde bu hürmetin mimariye nasıl yansıdığını görebiliyorsunuz. Sultan Abdühamid Han’ın yaptırdığı Hicaz Demir Yolu’nun son durağı olan Medine’deki Amberiyye Mescidi ve Tren Garı da bunun en hüzünlü ve asil örneğidir. Efendimizin ruh-u şerifini muazzep (azap, eziyet) etmesin diye Medine merkezine yaklaşan rayların altına keçe döşeten ecdadın salavatı sadece dilleriyle getirmekle yetinmediğini hayretle müşahede ediyoruz şimdilerde. Bu hürmeti ve edebi şehrin mimarisine ve devlet ahlakına entegre ettiklerini görüyoruz.

Restorasyonlar esnasında Efendimizin (SAV) ruhaniyetini rahatsız etmemek adına çekiçlerine keçe saran ecdat gerçekten de parmak ısırtacak bir edep seviyesindeydi. Sultan Abdülmecid’in emriyle bu işe memur edilen ve Sahabe-i Kiram’ın soyundan gelen bir hattat olan Abdullah Zühdi Efendi’nin Ravza-i Mutahhara üzerine üç yılda yazdığı kuşak yazıları, salatü selam nidasının taş ve mermer sütunlara kazınmış haliydi.

Ecdadın Medine sokaklarına ve Mescid-i Nebevi’nin sütunlarına nakşettiği bu edep de aslında salavatın estetik formundan başka bir şey değildi. Bizler de sadece Medine’ye giderek değil, orada yaşıyormuşçasına dilimizi ve gönül hanemizi salavâtla tezyin ettiğimizde (süslediğimiz bezediğimizde) ve Ubey Bin Ka’b gibi dualarımızın tamamını salavatla doldurduğumuzda evimizin her bir odasından Medine’ye uzanan bir muhabbet koridoru oluşturmamız mümkün olacaktır.

“Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah!”

“Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Habîballah!”

“Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Seyyidel evvelîne vel-âhirîn”.

"Bi-rahmetike yâ erhame'r-râhimîn"

“Allahümme salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammed’in ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn."

Mesiha Meryem Uzun
Maaile Dergisi Ekim 2026 Sayısı

Kaynak: Haber Merkezi