Albert Camus’ya göre hayatın monotonluğu “saçma” kavramını ortaya çıkarır. Her gün tekrarlanan sıradan ritüeller silsilesi bir birini takip eder. Uyanma, aynı haberlerin binlerce kez tekrarlanan birbirinin kopyası versiyonları ile karşılaşma, toplu taşımalar, servisler, iş yeri dedikoduları, günlük politik tartışmalar, yemek, uyku ve aynı uyum içinde devam eden hafta sonu ritüelleri… Sadece bir kez “neden” sorusu ağızdan çıksa her şey büyük bir şaşkınlık içinde yeniden başlayacak. Hangi şehirde, hangi pozisyonda olursa olsun insan, aynı dekorun içinde her gün aynı oyunu oynadığını, aynı kurgunun bir parçası olduğunu fark ettiğinde büyük bir sancı hissedecektir. Çünkü varoluşunu anlamlandırmakta yaptığı ezber ya da ona tevdi edilen ezber bozulacaktır. İnsan anlam arayışını çözemedikçe sistemin içinde sadece paslanana kadar, ona yüklenen işlevi yerine getirecektir. Ara ara bulunduğu çevresine karşı yabancılaşsa da, uyumsuzluk gösterse de dağılmasına izin verilmez. İşe yaramaz hale gelince usulünce toplum dışı bırakılır. “Neden” sorusu aslında bir geri gelme, silkelenme olanağı olarak yüzleşmeye sebep olacak ve bu hayatın neye tekabül ettiğini ortaya çıkartacaktır. Aslında yaşanan belirsizliğin üzerine, insanın mekanikleşen yaşantısına karşı bir sorgulamayı da getirecektir. Kafasını kaldırıp, etrafındaki gürültünün ardında ne var onu görebilme imkânına kavuşacaktır.
Modern zamanlar bu görüyü, kurgular ile kırma noktasında oldukça başarılı görünüyor. Çünkü insanın yaşadığı hayatı, onun değer dünyasını oldukça hızlı bir şekilde manipüle edebiliyor, araçsallaştırabiliyor ya da kutsiyet atfedilen her şeyi marketing malzemesi haline getirebiliyor. Bu bakımdan sürekli bir tükenmişlik, değersizlik hali insanlarda görülebiliyor. Bu zamanın insanının, şaşılacak derecede tercih farklılıklarını görünce, yüklendiği değerlere göz atmak gereği duyuyoruz. Değerler, tercihler ve dünya yaşantısı ile ilgili beklentiler ve bunlardaki değişimin hızı; “kıymet”li olan bütün kadim değerleri hayatın merkezinden hızla uzaklaştırıyor. Modern zamanların “tercihler”i sorgulanamaz hale getirmesi hatta ona bir kutsiyet zırhı ilave etmesini, tercihlerin yönüne bakarak anlayabiliriz. Tercih bir tüketim aracıdır. Bu bakımdan “Değerleri”ni yaşayan insanların ve yaşatan toplumların varlığı dünyanın bu mekanik, saçma, sistemine rağmen yaşayabilmelerini sağlıyor. Onun için değerleri yaşamak ve yaşatmak bireysel ve toplumsal hassasiyetleri, hissiyatları ahlaki ve estetik açıdan yeniden ikame etmek ve de hayatı yaşanabilir kılmak açısından da önem arz ediyor. Bu önemi anlayan toplumlar fark oluşturuyor. Bugün temel değerlerden sadece birkaç tanesinin bugün yaşadığımız hayata etkisi ne kadar diye baksak daha fazla söze gerek olmadığını göreceğiz. Örneğin; adalet, tevazu, sadelik, güzellik, fanilik bugünkü yaşadığımız dünyada kendine yer bulabiliyor mu Peki, insan da görünüyor mu Pek az şahit oluyoruz ya da hiç olmuyoruz.
Bugün zihinlerin işgali insanın hislerine ve hassasiyetlerine varana kadar etki etmektedir. Hissiyat ve hassasiyetler çizgisi sürekli dejenere edilmekte ve insanın zihni- gönlü gereksiz bir sürü şeyle doldurulmaktadır. Bu durum insan da bitmez tükenmez bir sahip olma duygusu, sınırsız ihtiyaç listesi oluşturmaktadır. Ve hepsinden önemlisi ulaşamadığı, sahip olamadığı her şey için kendine ve dünyaya karşı ya aşırı bir “hınç” ya da her şeyden “vazgeçme” gibi iki uç noktaya sürüklenmektedir. Ya aşırı bir ümit hali ya da aşırı bir ümitsizlikle kendine ve çevresine kör bir halde zamanı öldürmekte adeta varlığına karşı bir savaş vermektedir. Bu bakımdan bugünün dünyasında seslerin, mesajların bir birine karışması doğal gibi görünüyor. İnsanın bu çemberi yarıp çıkması için büyük bir hayrete düşmesi gerekiyor. Bütün bunlar olup biterken sadece olanı konuşmak elbette bir şey ifade etmiyor. Lakin sorunları tespit edip, onları adlandırmamız gerekiyor ki buradan çözüme doğru bir yol bulabilelim. Adlandırdığın şeyi tanımlayabilirsin. Bu bakımdan dil duvarını ancak dil ile aşabilir, dünyanın sınırlarını dil ile genişletebilir ve dil ile çemberi yarabilirsin. Diline kim sahipse, dünyana da o sahiptir. Diline sahip ol! Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
“Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma, aslım bana bürhân imiş.
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş.”
Niyazi Mısrî
Not: Kazancakis, “hayatıma faydası en çok dokunan şeyler, yolculuklar ve rüyalar oldu” diyor. Bazen bir sesin, bazen bir ritmin üzerinde yol alır hayat. Hayatın rengidir rüyalar, doğu’nun masalsı yolculuklarıdır rüyalar. Bazen işte tam burada gece yürüyüşünüze bir rüya, bir müzik düşer. Bu hafta Kamil Hajiyev ve Vugar Hasani’den “ağrılar”ı düştü, belki dinlersin.
Not: Kıymetli kardeşim, gönül dostu, dostum, Nedim Aslan’ın kıymetli babası Hakka yürümüş. Allah’tan, merhuma gani gani rahmet diliyor, geride kalanlara sabrı cemil diliyorum.
BİZE KADAR
1- Hz. Ali, akıllıyı şöyle tarif ediyor;“Akıllı; sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikreder. Baktığında ise ibret alır.”
2- “Bir insanın gerçek değeri, peşinden koştuğu şeylerle ölçülmelidir” değil mi
3- Saint Augustin, “Ey ruhum, kulak ver: Söz kendisine dönmen için sana bağırıyor, orası huzuru bozulmamış bir yerdir” der.
4- İmam Rabbani, “İşlerin karargâhı kalptir. Bil ki işin dönüp dolaştığı yer kalptir” der. Bak Vedatcan, herkes kalbi işaret ediyor.
5- Corbusier, “Bir bahçeniz olsun. Ve mutlaka yaprak döken ağaçlar dikin. Böylece zamanın geçtiğini daha iyi anlarsınız” der.
6- Baba Yunus, “Gitmekle gidilmiyor ki, gitmekle gitmiş olamazsın. Gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır” diyorsun. İnsan en fazla kendinden kendine gider değil mi
7- Contante, sen hikâyeni yazmaya devam et. Hayat her an yazılıyor. Okumaya başladığında yazdığını da okuyabilirsin. Hattı güzel tut ki, okunduğunda güzel okunsun.
8- Bu hafta kitabımız Yusuf Karaağaç’tan, bize Yevgeniy İvanoviç Zamyatin’in “Biz” adlı romanını öneriyor. İyi bir kitabı okumaya başladığınızda hayatınızda bir yenilik gerçekleşiyor. Çoğunlukla heyecanlandırıyor.
9- Bu hafta filmimiz, Ahmet Avcı’dan… Yönetmen Sanjay Leela Bhansali’ nin 2005 yapımı, ‘Black’ filmini izleyelim. Şartlara teslim olmamanın destansı öyküsü, isteyince olur, yeter ki iste!
DAĞARcIK
Doğum dünya hayatının müjdecisi ahiretin habercisidir. Hem ilk nefes hem de son nefestir aslında. Doğumlar hep galip gelir ölümlere, ölümler hiç mağlup değil doğumlara. Aynı zamanda ne doğum bir başlangıç ne de ölüm bir sondur. İmtihandır her ikisi de. Ölmek için doğar insan yaşamak için değil… Ölmekse asla bir son değil. “Geldim, geçiyorum ve geçtim bu dünyadan asıl yurduma” demek için doğar insan. Geldik, geçiyoruz işte… Bu geçişi güzel kılan hayatımıza, aşımıza, hüznümüze ve sevincimize yoldaş olanların varlığına şükrediyoruz. Hoş geldik, hoş gidelim, hoş geçinelim ve hoş geçelim bu dünyadan... Bir hoş seda kalsın biz giderken ardımızdan...
(Yusuf Karaağaç’tan tadımlık…)
TEKKE
Ebul Hasan Harakani Hazretleri’nden,
“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:
1. Dünya hırsına kapılmış âlim.
2. (Dinî ) ilim(ler)den mahrum ham sofu!”