Yenikapı’da yapılan Büyük Kudüs Mitingi’ne katılan herkesi can-ı gönülden tebrik ediyoruz. Hamasete, şova, tribünlere oynamaya kalkışmadan her konuşmacı, samimiyetle ve içtenlikle duygu ve düşüncelerini dile getirdiler. Bu mitinge geniş yelpazede katılım oldu ve olmazsa olmaz görülen Kudüs meselesinde güzel bir konsensüs sağlandığını görmek, dostları ziyadesiyle sevindirdi. “Düşmanları” demek istemiyoruz ama hazımsızları da bir hayli üzdü.

Mesele, üzülmek veya sevinmekten ziyade Müslüman toplumunun olmazsa olmazlarından Mescid-i Aksa ve Kudüs’e sahip çıkması, Siyonist İsrail’e ve onun taşeronu Emperyalist Amerika’ya karşı verilen mücadelede tek yumruk olma meselesidir. Gönül isterdi ki, iktidar cephesinin de bu çorbada bir tuzu olsun. “Süslü sözler” zamanı değil; zaman fiiliyata geçme, hareket etme ve gerçek icraat ortaya koyma zamanıdır. Buna da alt yapı oluşturacak zemin, iktidarın elinde mevcut. İşte D-8’ler, işte İslam İşbirliği Teşkilatı... Daha nice argümanlar... Ama ne yazık ki bunların hiçbirini göremiyoruz. İktidar bu tür meseleleri sadece kınamayla, süslü laflarla, hamaseti kullanarak geçiştiriyor.

Sadece bu değil, birçok konuda iktidarın konuşma ve yaklaşımına baktığımızda şaşırıyoruz. “Acaba iktidar mı yoksa muhalefet mi?” sorusunun cevabını bulamıyoruz. Sayın Erdoğan’ın şu sözü de dikkatleri celbetti: “Şehitler tepesi inşallah boş kalmayacak. Ve şehitler tepesi boş kalamayacağı için de, bizler de şehadete ürkerek, korkarak değil, adeta Sevgili Peygamberimizin, ‘Keşke ben de o makama ulaşsaydım’  dediği gibi o şekilde yürüyeceğiz.” Şimdi buna ne diyelim ki? Kadere iman etmiş insanlar bunu reddedebilir mi? Elbette ki hayır. Söz doğru ama bu sözü söylemesi gereken siz değil, müftüler, vaizler olmalı. Evet, kadere inanmışız ama “tedbir” yok mu? Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde, “Devenizi önce sağlam bir kazığa bağlayın. Sonra da Allah’a tevekkül edin” diye buyuruyor. O çığın geleceğini tahmin etmek, bilmek çok mu zor? O bölgede yaşayan sıradan bir vatandaş dahi bunu bilir. Buradaki ihmalkârlığın vebali kimden sorulacak? Devletin görevi bunu araştırmak, soruşturmak ve gereğini yapmaktır. Dahası önceden gerekli tedbirleri almaktır. Şehitlik ne kadar yüce bir mertebe ise tedbir almayan sorumluların da ki bu devlet erkânı dahi olsa hem dünya hem de ahirette hesabı çetindir.

Bugünlerde bir de KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, ismine yakışmayacak şekilde geçmişine ve atalarına ihanet etmektedir. Merhum Erbakan’ın, Rauf Denktaş’ın, Şehit Cengiz Topel’in kemiklerini sızlatmaktadır. Bu zat hiç mi geçmişini bilmiyor? Hiç mi tarihi okumamış? Rumların mezalimini, çoluk, çocuk, kadın, erkek, genç, ihtiyar demeden toplu mezarlara gömdüklerini; zulüm arşa dayanınca da 1974’ün 20 Temmuz’unda şimdi beğenmediği ve istemediği Türkiye Cumhuriyeti’nin, Barış Harekâtı yaptığını, bu katliama son verdiğini ve bunun karşılığında da 557 şehit verdiğimizi hiç mi duymamış veya okumamış? Şimdi kalkmış ecdadının düşmanlarını dost ediniyor. Böylesi haince ihanete ne denebilir? Allah akıl, şuur, feraset ihsan etsin (âmin) vesselam...